Sağlık Rehberi

Hamilelikte Magnezyum Alımı Bazı Durumlarda Doktor Tarafından Verilebilir.

Hamilelik, beslenmenin önemli olduğu bir dönemdir. Karnınızda büyüyen bebeğiniz tamamen sizin bedeniniz üzerinden beslenecektir.  Hamilelikle magnezyum takviyesi gerekli değildir ancak bazı durumlarda doktorunuz verebilir. Günlük magnezyum ihtiyacı 300 mg iken hamilelikte bu miktar 450-700 mg. a kadar çıkabilir.

Vücudumuzdaki tüm hücreler magnezyum içerirler. Özellikle kalp, kaslar ve böbrekler normal işlevini yaparken magnezyuma gereksinir. Vücudumuzda magnezyum yaklaşık %60 ı kemiklerde ve dişlerde bulunur, pek çok enzimi aktive eder, Kalsiyum-Potasyum – D vitamini düzeyini düzenler, kas ve sinir sistemini düzenler, vücut içi iletişim için gereklidir, kas kasılmalarını düzenler, kan basıncı ve kan şekerini düzenlemede görevlidir.  Bu nedenle gebelikte önemi daha çok artar.

Gebelikte magnezyum takviyesi gerekmez ama Magnezyum eksikliğinde bulantı, halsizlik, iştahsızlık, yorgunluk, uyku bozukluğu, kas spazmları, güçsüzlük gibi bulgular görülebilir. Kas spazmları gece uykudan uyandırabilir. Bu durumlarda diyete magnezyum eklemek gerekebilir., doktor kontrolünde, ne kadara eksikse yerine koyma şeklinde tedavi verilir.

Gebeliğe bağlı bazı durumlarda magnezyum tedavisi verilmektedir. Erken doğum kasılmalarının durdurulması, preeklampsi dediğimiz hieprtansiyon ile seyreden hastalarda krizlerin önlenmesi için kullanılmaktadır.  Bu tedaviler hastanede, doktor kontrolünde yapılmaktadır. Damar yoluyla verilir, ağızdan magnezyum alımının faydası gösterilmemiştir. Kalp ve böbrek hastalığı olan gebeler magnezyumu doktor vermedikçe almamalıdır.

Magnezyum kan düzeyi otomatik kontrol altındadır ancak damardan verildiğinde bu kontrol yetmeyip yüksek kan düzeyleri oluşabilir, bu da solunum baskılanmasıyla/durmasıyla sonuçlanabilir. Dikkatli kullanım gerekir.

Gıdayla magnezyum alabiliriz. Koyu yeşil yapraklı sebzeler (Ispanak, brokoli, yeşil fasulye), kabak çekirdeği, ceviz, fındık, badem, kestane,tahıllar magnezyum açısından zengindir. Ancak tedavi amaçlı magnezyum kullanımında yeterli olmaz.

Gebelikte magnezyum, hem anne hem bebeğin sağlıklı bir gebelik geçirmesi için önemli bir mineraldir, alınacaksa mutlaka doktor tavsiyesiyle alınmalıdır.

Magnezyum alan annelerin 24-31 hafta arası doğan bebeklerinde orta veya ağır serebral palsi daha az görülmüş, motor disfonksiyon oranları da daha az görülmüştür.

Ağır preeklampsi ve eklampsi olunca damar yolu ile verilen yüksek doz magnezyum ( sülfat halinde), bebek veya annede merkezi sinir sistemi depresyonu yapmadan kasılmaların önlenmesinde etkilidir. Doğum esnasında kriz riski yüksek olduğundan doğum eylemi esnasında ve sonraki ilk 24 saatte de kullanılır. Burada amaç; Hipertansiyonu tedavi etmek değil, kasılmaları önlemektir. Böbrek yoluyla atıldığından hemen hemen tamamen kandan temizlenir. Böbreklerin süzme yeteneği azalmışsa tedavi dozları azaltılır. Tedavi süresinde kan magnezyum düzeyleri takip edilir. Aynı zamanda rahim kasılmalarını da azaltır ancak bu amaçla daha yüksek dozlar gerekir.

 

Prof. Dr. Ahmet Semih TUĞRUL

Kadın Hastalıkları ve Doğum, Perinatoloji (Riskli Gebelikler) Uzmanı

Bebeklerde kusma annelerin sık karşılaştığı bir durumdur. Sıklıkla bebek emzirildikten ya da mama ile beslendikten sonra gelişir. Aileler ilk bebeklerini kucaklarına almış ve ilk defa bu deneyimi yaşıyorlarsa, bu durum daha da endişe edicidir. “Bebeğimizin kusması bize ne anlatıyor, kusmanın gelişim ayı ve beslenme biçimine göre özellikleri, hangi belirtiler hastalık habercisi, anne-babalar ne yapmalı” konularını irdeleyeceğiz.

Kusma mide içeriğinin zorlu bir şekilde ağızdan atılmasıdır. Ağız yoluyla alınan toksinlere karşı koruyucu bir mekanizma olarak geliştiği düşünülen kusma, pek çok organ sistemini ilgilendiren farklı hastalıkların belirtisi (mide-bağırsak, beyin, böbrek, metabolik, hormonal sistemler, enfeksiyoz ve psikiyatrik hastalıklar) ya da tedavilerin yan etkisi (kanser ilaçları, cerrahi uygulamalar) olabilir. Pek çok hastalığın ortak belirtisi olan kusma içeriğine, şiddet, miktar, yaşa ve zamanla ilişkisine göre değişkenlik gösterir.

Sağlıklı bebekler az miktarda beyaz, mukuslu, köpüklü, asit pH’da kusarken, bazen de birkaç defa ağız dolusu kusabilir. Bebeklerde kusmalar beslendikten hemen ya da 1-2 saat sonra gerçekleşir. Çünkü yeni doğanlarda yemek borusuyla mide arasındaki sfinkter olgunlaşmamıştır, kasılma yetersizliği vardır ve mide içeriği yemek borusuna kaçar sonra ağızdan atılır. Daha büyük bebeklerde ise, besleme sırasında havayla karışan süt ya da mama yukarı doğru çıkabilir. Bebeğin doğumundan sonraki birkaç gün içinde başlayan fizyolojik gastroözofageal reflü denen bu durum ilerleyen günlerde azalır, 2 yaştan sonra devam etmesi beklenmez. Emzirirken bebeğin yatar pozisyonda olması, hava yutması, aşırı yavaş ya da hızlı emmesi, gazının çıkartılmaması reflüye neden olabilir. Eğer anneler, bebeklerini besledikten sonra, 30 dakika kadar dik oturturlarsa, bu sorunun önüne geçmek mümkündür. Ancak buna rağmen bebeğin kilo alımı yavaşlamışsa gastroözofageal reflü hastalığı tanısı konan bebekler için cerrahi müdahale gerekebilir. Anneler bebeğin kilo alması için, bazen ihtiyacından fazla besleyebilir. Bu da bebeğin fazla besini kusma yoluyla çıkarmasıyla sonuçlanır. Bu kusmalar ilk 1-2 yaşta hafifleyerek tamamen ortadan kalkacaktır. Bebekler bazen beslenme sonrasında, ağızlarından az miktarda besini çıkarabilir. Regürgitasyon denen bu durum genellikle sızıntı şeklinde olur ve kusma olarak değerlendirilmez. Bu tip çıkarmalar fizyolojik gastroözofageal reflünün belirtisi olabilir, bebek 6-12 aylıkken kendiliğinden kayboluyor. Düzelmediği ve giderek arttığı durumlarda doktora başvurulması gerekir.
                                                                          

Yemek borusunun mideye bağlanan ucunun kapalı olması da şiddetli kusmalarla kendini gösterebiliyor. Bu sorunu olan yeni doğan bebeklerdeki en belirgin özellik doğduktan sonraki birkaç besleme sonrası kusmaya başlamasıdır. Çünkü besinler yemek borusunda birikir. Kusmaya nefes darlığı ve morarma da eşlik edebilir.

Yemeklerden saatler sonra gerçekleşen zorlanarak, öğürtünün eşlik ettiği, fışkırır tarzda, burundan da gelebilen kusma daha endişe edicidir. Huzursuzluk, ten renginin solması gibi belirtiler de eşlik edebilir. Özellikle yeni doğan bebeklerde, ilk 24- 36 saat arasında görülen şiddetli kusmalar sindirim sisteminin herhangi bir yerinde görülen tıkanıklık belirtilerinden biri olarak kabul edilir. Bu şiddetli kusmaların en sık görülen nedenleri; bağırsak tıkanıklığı veya darlığı, bağırsağın belli bölümlerinin olmaması, karın organlarının göğüs içinde fıtıklaşması, mide darlığı (pilor stenozu). Bu tip sorunlar acil cerrahi müdahale gerektirebilir.

Doğumdan sonraki ilk günlerde yani yeni doğan döneminde görülen kusma nedenleri arasında enfeksiyonlar (mide-barsak enfeksiyonları, nekrotizan enterokolit de denen bir çeşit bağırsak iltihaplanması), doğumsal metabolizma hastalıkları, bebeğin anne karnında amniyon sıvısını fazladan yutması, bağırsak hareketlerini sağlayan sinirsel uyarımın olmaması, böbreküstü bezi yetmezliği, karaciğer-safrakesesi hastalıkları, kronik hastalıklara (akciğer, kalp, böbrek, kas ve sinir gibi) bağlı beslenme intoleransı ve bazı gıda proteinlerine karşı intolerans (süt proteini gibi) sayılabilir.

Kusmada psikolojik faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle 1 yaşa kadar olan bebeklerde görülen uyum sorunu kusmaya neden olabilir. Anne- bebek arasındaki ilişki problemi, annenin gergin olması, bebeğe az ilgi göstermesi, bebeğin huzursuz bir ortamda büyümesi bu süreçte etkili faktörlerdir. Gerginliği hisseden bebek, kusarak tepkisini ortaya koyabilir.

Süt çocukluğu döneminde gastroözofageal reflü, enfeksiyonlar (mide-barsak enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, menenjit gibi), mide-bağırsak tıkanmaları, gıda proteinlerine karşı intolerans, psikolojik kusma, zehirlenmeler, böbreküstü bezi yetmezliği, kafa içi kanamalar, karaciğer-safrakesesi hastalıkları, pankreas hastalıkları kusma nedenleri arasındadır.

Kusan süt çocuğunda safralı, kanlı veya dışkı içerikli kusma, mide-bağırsak sistem kanaması, zorlanarak kusma, büyüme gelişme gerililiği, tartı kaybı,  ishal, kabızlık, ateş, 6 aylıktan sonra başlangıç, kabarık bıngıldak, kafa çevresinin büyük ya da küçük olması, nöbet geçirme, nefes darlığı, morarma, karın hassasiyeti, karaciğer-dalak büyüklüğü, genetik hastalıklar (mongol hastalığı gibi) uyku hali hastalığı gösteren uyarıcı işaretlerdir.

KUSMAYI ÖNLEMEK İÇİN ANNE VE BABALAR NE YAPMALI?

Bebeğinizi tıka basa doyurmayın. Bebeğiniz ağlarken onu doyurmaya çalışmayın. Bu daha çok hava yutmasına neden olur. Bebeğinizi beslerken ya da besledikten sonra hemen yatırmayın, mümkün olduğu kadar dik oturtun. Bebeğinizi besledikten sonra hoplatıp, zıplatmayın. Bebeğinizin gazını besleme sırasında, sonrasında, hatta öncesinde de her zaman çıkarmaya çalışın.

KUSMA SIRASINDA NE YAPILMALI?

Bebeğiniz dikkat ettiğiniz halde kusuyorsa, kusma anında onu yan çevirin ya da yüzüstü yatar pozisyona getirin. Bebeğinizin kusması bitene kadar katı gıdalar vermeyin. Bebeğiniz kustuktan sonra ağzının içini işaret parmağınızı kullanarak yabancı cisimlerden temizleyin. Eğer bebeğiniz şiddetli ve günde 3-5 defadan fazla kusuyorsa, kusmuk içeriğinde kan veya yeşil renkli safra görülüyorsa, kusmayla birlikte ateş, öksürük, huzursuzluk, ağlama ve diğer enfeksiyon bulguları da varsa acilen doktora başvurun.

Önemli olan kusmaya neden olan hastalığı tedavi etmektir. Bir doktora danışmadan bebeğinize kusmayı önleyici ilaçları vermemeniz gerekmektedir.

 

Uzm. Dr. Ahu ÖZŞEN

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

1-Lazer Tedavi 

Lazer kısaca “yoğunlaştırılmış ışık” olarak tanımlanabilir. Laser kelimesi İngilizce ‘Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation’ ifadesinin baş harflerinden oluşturulmuştur.

Lazerin temelini oluşturan kuantum kavramı 1917’de Einstein tarafından ortaya atılmıştır. Tedavi amacıyla ağrı kesici, ödem giderici ve biostimülan (dokuları uyarıcı) olarak 1960’lı yılların başından beri kullanılmaktadır. 1974 yılından sonra lazerin metabolik aktiviteyi arttırdığı, hücre bölünmesini hızlandırdığı, ağrıyı kestiği saptanmıştır.

Lazer tedavisi acı oluşturmaz, kullanılan ışınlar radyasyon yaymaz ve bağımlılık yapmaz.

                                                                       

 

LAZER İLE TEDAVİ EDİLEN HASTALIKLAR

  • Boyun fıtığı, boyun ve kol ağrısı
  • Omuz ağrısı, donuk omuz
  • Dirsek ağrısı: Tenisçi dirseği, golfçu dirseği
  • El bileği ve el ağrıları
  • El bileğinde sinir sıkışması (karpal tünel sendromu)
  • Kas romatizması (fibromiyalji, miyofasiyal ağrı)
  • Bel fıtığı, bel kayması, bel ağrısı
  • Kalça kireçlemesi, kıkırdak yıpranması, sıvı azalması
  • Diz kireçlenmesi, meniskus yırtığı, kıkırdak yıpranması
  • Topuk dikeni, Aşil tendiniti
  • Spor yaralanmaları
  • Kırık kaynamasının hızlandırılması
  • Amputasyon yerindeki güdük ağrısı

 

2-Magnetik alan (Magnetoterapi)

 Magnetoterapi, manyetik alan etkileşimine dayanan yani girişimsel olamayan fiziksel bir tedavi yöntemidir. Bu doğal yöntem sayesinde aynı anda birçok hastalıktan kurtulabilinir.

İlerleyen teknoloji ve gelişen şehir hayatı, insanların toprakla temasını azaltmış ve elektromanyetik kirlilik ortamının da doğal manyetik alanla etkileşimini kusurlu hale getirmiştir. Yüksek gerilim hatlarından cep telefonu dalgalarına kadar elektronik eşyaların yaydığı elektromanyetik dalgalar, elektromanyetik kirlenmeye sebep olmuş, sosyal yaşam ortamında hemen her yerde sağlıksız bir atmosfer oluşturmuştur. Bu durum da kalp krizinin 20’li yaşlara düşmesine, beyin kanamalarında artışlara, bağışıklık sistemlerinin çökmesine, kanser belirtilerinde artışa ve sık sık hastalığa maruz kalmalara neden olmuştur. Bu soruna çözüm bulmak amacıyla 200.000 insan üzerinde bu suni manyetik alan ile ilgili yapılan çalışmalar sonucunda insan vücuduna ihtiyacı olan bu doğal manyetik alan tatbik edildiğinde bağışıklık sistemlerinin kuvvetlendiği, enerji değerlerinin normal ve doğal sınırında tutulduğu, hücrelerin canlılık kazandığı tespit edilmiş olup 1998’de modern tıp hizmetine sunulmuştur.

Manyetik Alan Tedavisinin Vücuda Etkileri:

  • Sinirlerde onarım,
  • Yaraların tedavi edilmesine yardımcı,
  • Ağrıların azaltılması,
  • Vejetatif sinir sisteminde düzenleyici,
  • Kemik, kıkırdak, kan ve kas hücrelerinin uyarılması
  • Metabolizmanın iyileştirilmesi,
  • Bağışıklık sistemi hücrelerinin aktif hale getirilmesi,
  • Anksiete, stres ve depresyonun azaltılması,
  • Sindirim ve boşaltım işlevlerinin düzenlenmesi,
  • Metabolizma ve kan dolaşımının iyileştirilmesi sonucu alınan ilaçlarda daha verimli sonuçlara ulaşılması,
  • Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi,
  • Kalp atışlarının normalleştirilmesi,
  • Solunum hacminin arttırılması,
  • Ödemin çözülmesi ve iltihabın kuruması,
  • Cinsel fonksiyonlarda performans artışı

gibi bir çok sorunun iyileştirilmesinde etkili bir yöntem olan manyetik alan tedavisi,Herhangi bir hastalık, niteliği ne olursa olsun genel veya bölgesel enerji eksikliğinden sonra meydana gelmektedir. Bu hastalık, enerji durumunun iyileştirilmesi ve normal değerlere çıkarılması sonucu kaybolmaktadır. Bu yöntem, pasif olan vücudu geçici yöntemlerle yönlendirmek yerine vücudun kendi tedavi mekanizmasını aktif hale getirmek için uygulanır. Böylece vücut iyileşme potansiyeline yeniden kavuşur.  ve kendini daha çabuk toparlar.

3-Eswt tedavisi(Extracorporeal Shock Wave Therapy)

ESWT “Extracorporeal Shock Wave Therapy” Türkçesi “Vücut Dışından Uygulanan Şok Dalga Tedavisi” veya kısaca "Şok Dalga Tedavisi" olarak adlandırılır.
Yüksek basınçlı şok dalgaları ile tedavi yöntemi ile topuk dikeni, tenisçi dirseği, golçü dirseği, kalsifik omuz tendiniti, aşil tendiniti gibi hastalıkların tedavisinde olumlu sonuçlar alınmaktadır.
ESWT kısa süre içinde (yaklaşık 10ms) ses den hızlı enerji dalgaları üreterek, ses duvarını aşıp güçlü şok dalgaları oluşturur. Oluşan bu şok dalgaları çarptığı ortamda yüksek basınç yaratır ve bir vibrasyon etkisi oluşturur. Oluşan bu şok dalgası çarptığı ortamda bir çukurlaşma sağlar ve negatif basınçlı vibrasyon baloncukları oluşturur. ESTW yağ dokularında da bu şekilde çalışarak kavitasyon etkisi ile birlikte negatif basınçlı vibrasyon etkisiyle yağ hücrelerini parçalar.

ESWT tedavisisi hangi hastalıklarda uygulanır?

  • Topuk dikeni,
  • Golfçü dirseği,
  • Tenisçi dirseği,
  • Omuz kireçlenmeleri gibi rahatsızlıklarda başarılı bir şekilde uygulanmaktadır.

 

ESWT Tedavisi Her Kişiye Uygulanır mı?

  • Hamilelerde,
  • Kalp pili kullanan kişilerde,
  • Kanser hastalarında,
  • Eklem ve kemik operasyonu geçirmiş kişilerde (platin) ve kemik gelişimini tamamlamamış genç bireylerde şok dalga / ESWT tedavisi uygulaması yapılmamaktadır.

 

ESWT Tedavisi Her Bölgeye Uygulanır mı?

  • Boyun bölgesi,
  • Baş ve sinirlere yakın bölgelere uygulanmaz.

 

Topuk Dikeni Tedavisinde ESWT

Ayak tabanında aşırı zorlamaya bağlı olarak meydana gelen topuk dikeni rahatsızlığı yaşam kalitesini düşüren ciddi bir rahatsızlıktır. Rahatsızlığa, kilo problemleri, ortopedik olmayan rahatsız ayakkabı kullanımı, ayakta bulunan fiziksel problemler gibi çeşitli etkenler sebep olabilir.

Sorunun çözümünde genellikle ayakta fazla kalmama, ayakkabı tabanında destek kullanımı, fizik-tedavi egzersizleri gibi tedaviler kullanılmakla birlikte çok ileri vakalarda biyolojik tedaviler veya cerrahi müdahale ile problem ortadan kaldırlmaktadır.

Şok Dalga / ESWT Tedavisi, topuk dikeni rahatsızlıklarında hastaya cerrahi olmayan acısız / ağrısız, kortizonsuz bir tedavi imkanı sunmaktadır. Uygulama sonrasında hasta günlük yaşantısına devam etmektedir.

 

ESWT Seans Süresi ve Seans Aralıkları

Haftada bir toplam 3-5 seans olacak şekilde uygulanmaktadır.Her uygulama yaklaşik 10-15 dakika arası sümektedir.

 

4- Manuel Terapi

Fizik tedavi yöntemi deyince akla ilk gelen yöntemlerden biri de manuel terapidir. Bu yöntem ; mobilizasyon, manipülasyon, konnektif doku masajı, miyofasiyal gevşetme teknikleri, lenf drenajı ve tetik nokta (trigger point) terapisi gibi el ile uygulanan tedavi yöntemlerinin genel adıdır. Manuel terapi, bu konuda eğitim almış fizyoterapistler tarafından eklemlere veya ilişkili yumuşak dokulara uygulanan pasif hareketlerden oluşur. Patolojiye uygun özel teknikler sayesinde uygulanan bölgedeki kan akımını ve hareketi arttırarak lokomotor sistemden kaynaklanan ağrıları azaltır.

 

5-Klinik pilates

Pilates nedir?

Pilates sıkılaşmaya yönelik egzersizler bütünü olarak tanınıyor. Oysa doktor gözetiminde uygulanan klinik pilates, duruş bozukluklarından eklem ağrılarına kadar birçok hastalığa iyi geliyor. Kronik bel, boyun ve sırt ağrısı ile duruş bozukluğu gibi durumlarda tedavinin kalıcı olması için klinik pilates büyük önem taşıyor. 

 

Klinik pilates nedir?

Klinik pilates standart fizik tedavinin ardından tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor. Herhangi bir hastalığı veya şikayeti olmayan, yalnızca egzersize başlamak isteyen sağlıklı bireylere de muayene sonrasında klinik pilates uygulanabiliyor. Yumuşak doku romatizması ve obezite hastaları da pilates ile tedavi olabiliyor. 30–60 yaş arası uzun yıllar hareketsiz kalmış kişiler de kas-iskelet sistemlerini geliştirmek için pilates programına alınabiliyor. 

Klinik pilates tedavisi nasıl yapılıyor?

Tüm günü masa başında geçiren ofis çalışanlarında, omurganın yanlış kullanımı nedeniyle oluşan sırt ve bel ağrılarında da klinik pilates kullanılabiliyor ancak pilates uzman olmayan kişilerin yanlış yönlendirmesi ile ciddi zararlar da verebiliyor. Klinik pilates reformer adı verilen özel bir yatak veya zemin üzerinde yapılıyor. Reformer ile tüm kaslar aynı anda, dengeli bir şekilde çalıştırılıyor. Pilates programında karın, sırt, bel, kalça ve bacak kasları kuvvetlendiriliyor ve özel nefes teknikleri eşliğinde denge egzersizleri yapılıyor. Klinik pilatesten en yüksek faydayı sağlamak için egzersiz programına düzenli devam etmek, sağlıklı beslenmek ve kilo kontrolü büyük önem taşıyor. Omurgayı ve vücut mekaniğini doğru kullanmak ile ofis ergonomisine özen göstermek de gerekiyor. 

Kişiye özel programlar uygulanıyor

Klinik pilateste bir seans 60 dakika sürüyor ve programın etkili olabilmesi için en az dört hafta boyunca, haftada iki-üç gün devam edilmesi gerekiyor. Klinik pilates programı  doktor ve fizyoterapist eşliğinde, hastanın sağlık sorununa özel olarak planlanıyor.

 

6-Medikal masaj

Masaj, deri-derialtı dokusu, kaslar, iç organlar, metabolizma, dolaşım, lenf sistemlerinin, mekanik ve sinirsel yolla, tedavi amaçlı uyarılmasıdır. Bölgesel kan dolaşımını arttırma, damarları genişleterek dokuya daha fazla kan gelmesini sağlama yöntemidir.

Klinik Masaj sadece keyif ya da lüks değil, tıbbi bir ihtiyaçtır. Masaj, düzenli aralıklarla alınması gereken koruyucu bir tıbbi tedavi olarak da görülmelidir. Hasta veya yorgun bir organın eski haline dönmesi için, organizmanın üzerinde oluşturulan mekanik enerjinin derinlerde fizyolojik etkiler oluşturması esasına dayanan bir tedavi şekli...

Klinik Masaj’ın giderilmesinde fayda sağladığı rahatsızlıklardan bazıları:

  • Felçler
  • Eklem hastalıkları
  • Yumuşak doku romatizmaları
  • Bel ve boyun ağrıları
  • Fibrozisler ve tetik noktalar
  • Kas spazmları
  • Hareketsizlik sonucu oluşan kas krampları
  • Omurga sağlığı ve sırt ağrıları
  • Tendinitler (tendonlardaki zayıflık ve incelme)
  • Uykusuzluk
  • Uzun süreli yatak istirahati
  • Tansiyona bağlı baş ağrıları
  • Adele kramplarından sonra
  • Kabızlık
  • Adele çekmesi, burkulmalar
  • Kırıklarda alçının çıkarılmasından sonra
  • Yanık dokuların iyileşmesinden sonra
  • Selülit
  • Amputasyonlarda proteze uygun hale gelmek için
  • Yatak yaralarında çevre dokulara
  • Yara izleri, dokuları ve adezyonların çözülmesinde
  • Yüz felcinde akut devre geçtikten sonra
  • Astım ve bronşektazi (bronş genişlemesi)
  • Sportif aktivite öncesi pasif ısınma ve motivasyon için
  • Sportif aktivite sonrası yorgunluğun giderilmesi için

 

7-Kuru iğneleme, PRP (kök hücre) VE Ozon tedavisi

Sağlık bakanlığı onaylı ozon sertifikası olan doktorumuzla ağrıya yönelik yapılan yeni ve güncel tedavi metodları ile ilgili fizik tedavi polikliniğinden randevu alınız

 

8-Çene eklem hastalıkları tedavisi

Çene eklem (Temporomandibuler eklem) sorunlarına en doğru tanı ve tedavi yaklaşımının yapılabilmesi için fiziksel tıp ve rehabilitasyon (FTR), diş hekimliği, plastik cerrahi, psikiyatri ve nöroloji uzmanlıklarının multidisipliner bir anlayışla işbirliği içinde çalışmaları gerekmektedir. Tercih edilen FTR uygulamaları arasında; transkutanöz elektriksel sinir stimulasyonu, yüzeyel sıcak uygulamaları, derin ısıtıcılar, soğuk uygulamalar, iyontoforez, fonoforez, lazer, biyofeedback ve akupunktur sayılabilir. Bunların dışında terapötik egzersizler ve manuel tedavi metodları da FTR uygulamaları arasında tanımlanabilir. FTR yöntemleri hastanın semptomlarını kontrol altında tutmayı sağlarken aynı zamanda hastanın hekime olan inancını pekiştirmeye yardım eder. Sorunların ve çözümlerin multidisipliner bir yaklaşımla değerlendirilmesi hem toplumun, hem hekimin, hem de hastanın yararınadır. Medistate hastanesi fizik tedavi bölümünde ayrıca çene eklem bölgesine yapılan ozon ,prp ,kuru iğneleme, steroid enjeksiyonları ve botox enjeksiyonları başarı ile yapılmaktadır.


9.Pnömotik kompresyon tedavisi

Lenfödem kompresyon cihazı:

Pnömatik Kompresyon Cihazı olarak da bilinir. Hava akımı sağlayan bir motor ve uzuv manşonundan oluşur. Kol, bacak, bel ve şort olmak üzere 4 çeşit manşon vardır. Manşon 3, 4, 6 ve 12 bölmeden oluşabilir. Çalışma mekanizması uzvun en alt noktasından başlayarak en üst noktasına kadar kademeli olarak manşonun hava ile dolup boşalması şeklindedir.

 

Lenfödem kompresyon cihazı kullanım alanları;

  • Lenfödem
  • Kronik venöz (toplardamar) yetmezlik
  • Lipoödem
  • Hareketsizliğe bağlı olarak gelişen ödem
  • Travma veya cerrahi sonrası gelişen ödem
  • Selülit tedavisi şeklindedir.

Pnömatik kompresyonun lenfödem tedavisindeki yeri Kol veya bacağın etrafını saran hava yastıklarının bir pompa aracılığıyla şişirilmesiyle uygulanan pnömatik kompresyon tedavisinde, biriken lenf sıvısını, dışarıdan basınç uygulamak suretiyle dokulardan uzaklaştırıp dolaşıma katmak amaçlanmaktadır.

10.OSTEOPOROZ TEDAVİSİ

Osteoporoz kelimesi; Yunanca osteon/kemik ve poros/küçük delik kelimelerinden kaynaklanır ve bu hastalıkta kemik dokusunda meydana gelen değişiklikleri oldukça iyi tanımlar. Normal kemiğin yapısında da delikler bulunur ancak, osteoporozda bu delikler genişleyerek kemiğin süngerimsi bir hal almasına ve direncinin azalmasına neden olur. Kemik kitlesinin azalması ise kırık riskini arttırır.

BELİRTİ VERMEDEN SESSİZCE İLERLİYOR

Kemik erimesi sessiz ve ilerleyici bir hastalık olduğundan ilk osteoporotik kırık ortaya çıkana kadar belirti vermeyebilir. Omurgada oluşan kırıklar sırtta şiddetli ağrıya, kamburluğa ve boy kısalmasına yol açabilmektedir. Fonksiyonel bağımlılık yaratması nedeniyle yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kalça kırıkları, genellikle cerrahi müdahale gerektirmektedir. Kemik erimesi erken teşhis sayesinde büyük oranda tedavi edilebilen bir hastalıktır. Yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun ilaç tedavisiyle kemik kaybı yavaşlatılabilmekte ve birçok kırık önlenebilmektedir.

Osteoporozun Tanısı

Günümüzde osteoporoz düşük kemik yoğunluğu ve kemik yapısında bozulmayla karakterize ve kemiğin kırılmaya eğiliminin artıran sistemik bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Tanısı, kemik mineral yoğunluğunun kantitatif ölçümü ile konulmaktadır. Kemik dansitometresi adı verilen bu teknik son derece kolay, ekonomik ve hasta için zahmetsizdir. Kemik kitlesi hakkında doğru ve kesin sonuç verir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) osteoporoz tanısı ve kırık riskinin belirlenmesi ile ilgili kriterler belirlemiştir. Bu kriterler, kemik mineral yoğunluğu ölçülen kişilerden elde edilen değerlerin, 25 yaşındaki genç bir kadının ölçümleri ile karşılaştırılmasını esas alır.

Kemik Yoğunluğu Ölçümü

Kemik ağırlıklı olarak kalsiyum ve fosfor gibi minerallerden oluşur. Kemikteki mineralin azalması kemik erimesi yani osteoporoz oluşumuna sebep olur..

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Nedir?

Kemik ağırlıklı olarak kalsiyum ve fosfor gibi minerallerden oluşur. Kemikteki mineralin azalması kemik erimesi yani osteoporoz oluşumuna sebep olur. İşlemin amacı kemiğin içerisindeki mineral kaybının miktarını ölçmektir.

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Neden Yapılır?

Kemikte çeşitli nedenlerden dolayı oluşan mineral kaybının ölçülmesi için kemik yoğunluğu ölçümü testi yapılır. Kayıp kadınlarda erkeklere oranla daha yüksektir, çünkü kadınların vücudundaki kemik kütlesi erkeklere göre daha azdır. Kemikteki yeniden yapılanma süreci 30 yaşına kadar sürer, bu dönem yapının en güçlü olduğu dönemdir. 40 yaş civarı kemik kütlesi azalmaya başlar, özellikle kadınlarda menopoz sonrası östrojen yani kadınlık hormonu seviyesinin azalması bu süreci daha da hızlandırır. Çünkü yapılanmanın aksine erime daha hızlı olur. Bu durum görsel olarak da kendini boyda kısalma, omuzlarda yuvarlak görünüm vs. olarak belli eder, kırık riski artar. Ölçüm ile hem osteoporoz ve kırık riski hesaplanabilir hem de tedavi sonrası takip yapılabilir.

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli?

Kişinin aç ya da tok olması bir önem arz etmez, sadece 24 saat kala kalsiyum ağarlıklı besinlerden kaçınmak gerekir. Son bir hafta içerisinde farklı bir işlemde kontrast madde kullanılan kişilerin doktorlarına bilgi vermesi gerekmektedir. Bu durumda işlem 10–15 gün kadar ertelenebilir.

Kemik Yoğunluğu Ölçümünün Yapılma Sıklığı Nedir?

Menopozda yüksek risk sahibi hastalarda 1 yılda bir, düşük risk sahibi hastalarda ise 2 yılda bir yapılmalıdır. Konunun uzmanı doktor da hastalığın seyrine ve uygulanan tedaviye göre işlem sıklığını belirleyebilir.

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Kimlere Önerilir?

  • Cerrahi müdahale (yumurtalıkların alınması) ile menopoza girmiş,
  • Premenopoz döneminde osteoporoz riski taşıyan,
  • Menopoz sonrası dönemde hormon kullanmayan,
  • 65 yaşında üzerindeki kadınlara,
  • Yetişkin kişilerde basit kazalarla sıkça kemik kırılmaları yaşanması durumunda,
  • Farklı bir hastalığın seyrinde yaşanan kemik kayıplarında,
  • Ailede kalça ya da omurga kırığı hikâyesi olanlara,
  • Kemik kaybına sebep olan ilaçlar kullanıldığında,
  • Osteoporoz bulguları taşıyan ya da omurlarda kırık olan kişilerde,
  • Beslenme biçiminde kalsiyum azlığı bulunanlarda,
  • Aşırı alkol, kahve, sigara tüketimi olan kişilere,
  • Erkeklerde testosteron seviyesinin düşük olması durumunda önerilir.

 

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Kimlere Önerilmez?

  • İleri boyutta omurga bozuklukları olan, 
  • Hamile ya da hamilelik riski olan,
  • İşlem boyunca hareketsiz olarak yatmak gerektiği için hareketsiz kalamayan,
  • Çeşitli yollarlar son 1 hafta içerisinde kontrast madde kullanan kişilere önerilmez.


Kemik Yoğunluğu Ölçümü Nasıl Yapılır?

Hastanın masada hareketsiz olarak yatması istenir. Damar yolu ile ilaç verilmez ve işlem ağrısızdır. İşlem duruma göre en fazla 20 dakika sürer. Kemik dansitometri aleti çok düşük dozda bir röntgen ışını (X ışını) yollar, bunu iki ayrı enerji paketi halinde gönderir. Bir paket başlıca yumuşak dokular tarafından diğer paket ise kemikler tarafından emilir. Yumuşak dokudaki miktar toplam miktardan çıkarıldığı zaman geriye kalan hastanın kemik mineral yoğunluğudur. Kullanılan radyasyon miktarı bir akciğer filminin onda biri kadardır ve bu oldukça az bir miktardır.

 

OSTEOPOROZ TEDAVİSİNDE KALSİYUM VE D VİTAMİNİ ALIMI ÇOK ÖNEMLİ

Kemik erimesi tedavisinde en önemli yöntem beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinin yapılmasıdır.Günlük 800-1200 mg kalsiyum alınmalı güneş ışığı ve diyetle yeterli D vitamini alımı sağlanmalıdır. Her gün en az 30 dakika boyunca düzenli fiziksel aktiviteler yapılmalıdır. Sigaradan ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulmalıdır. Bu önlemlerle birlikte doktorun önerdiği ilaç tedavisine devam edilmesi kemik erimesini yavaşlatacaktır. Bunların yanı sıra kemik erimesini tetikleyen en önemli faktörlerden biri olan düşmelerin önlenmesi için de bir takım önlemler alınması gerekmektedir. Düşmeleri azaltmak için denge, kas güçlendirme ve postür egzersizleri düzenli olarak yapılmalıdır. İleri yaşlarda baston, yürüteç gibi yardımcı eşyalar kullanılmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ayağa takılacak kablo ve kordonlar bulunmamalı ve zemin kaymayan bir materyal ile kaplanmalıdır. Merdiven, duş, küvet ve klozet kenarlarına tutamaklar yerleştirilmelidir.

 

RİSK FAKTÖRLERİNİ BİLİN!

Kemik erimesiyle mücadele etmenin ilk basamağı, risk faktörlerinin bilinmesidir. Kişiler risk altında olduklarını bilirlerse kemik erimesini yavaşlatmak ve önlemek mümkün olabilmektedir. Kemik erimesini tetikleyen en önemli risk faktörleri; ileri yaş, cinsiyet (kadınlarda daha sık görülüyor), aile öyküsü, daha önceki kırıklar, uzun süre kortizon kullanımı, romatoid artrit, alkol, sigara, düşük beden kitle indeksi ve kemik mineral yoğunluğu, yetersiz fiziksel aktivite, düşük kalsiyum alımı ve D vitamini yetmezliği olarak sıralanabilir.

Aşağıdaki sorulardan bir veya birkaçına “evet” cevabı veren kişiler kemik erimesi açısından risk altındadır. Bu kişiler vakit kaybetmeden uzmana başvurarak, fiziksel muayene, kan-idrar testleri, röntgen ve kemik yoğunluğu ölçümü yaptırmalıdır.

 Anne veya babanızda basit bir zorlanma veya hafif bir düşme sonrasında kalça kırığı oldu mu? Sırtında kamburluk gelişti mi?

  • Kendinizde hafif zorlanma sonucunda kırık oluştu mu?
  • 45 yaşından önce menopoza girdiniz mi? (Kadınlar için)
  • Son bir yıl içinde boyunuz 3 santimetreden fazla kısaldı mı?
  • Vücut kütle indeksiniz 19 kg/m2’nin altında mı?
  • Üç aydan daha uzun süre kortizon içeren ilaç kullandınız mı?
  • Romatoid artrit hastalığınız var mı?
  • Günlük süt veya süt ürünleri tüketiminiz yetersiz mi?
  • Günlük direkt güneş ışığına maruz kalma süreniz 10 dakikadan az mı?
  • Sigara içiyor musunuz?

 

Kemik Ölçümü  ve yeni güncel tedaviler için "Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon" merkezimizden randevu alabilirsiniz.

Modern yaşam artık hastalıkların sebebiyet verdiği işgücü kaybının daha aza indirilmesi için hem bireyleri hem de toplumu zorlamaktadır. Daha kısa hastanede kalış, daha çabuk sosyal yaşama ve işe dönüş, günümüz toplumunda bir gereksinim halini almıştır. Bu sebeple de hastalıklardan korunma ve hastalıklar gelişince de bir an önce hastalık halinden normal hale dönmek için bireylerin isteklerinde artış vardır. Bu durum teknolojiyi de bu yöne teşvik etmekte ve hastalık tedavilerinde daha az hastaneye bağımlılık ve daha erken sosyal hayata dönüş için yeni yöntemler ve bu yöntemler için yeni teknolojik aletler üretilmesine olanak sağlamaktadır. İşte kalp cerrahisinde de minimal invaziv cerrahi yöntemleri, toplumun ve bireyin istekleri çerçevesinde gelişmiş, hastanede kalış süresinde kısalma ve toplum hayatına en kısa sürede adapte olma amacıyla geliştirilmiştir. Bu yöntemler hastaların bu beklentilerine cevap verdiği gibi daha küçük ameliyat yaraları, daha çabuk iyileşme ve enfeksiyon oranlarında düşme sebebiyle, bireylerin psikolojik yönden tatminine de olanak vermiştir.  Artık kalp cerrahisinde minimal yöntemle ameliyat edilen hastaların sayısı giderek artmakta ve bu yönde oluşan arz talep karşılanmaktadır.

Halk arasında kapalı kalp ameliyatı olarak bilinen minimal invaziv kalp cerrahisi ile bütün kapak ameliyatları, bir kısım koroner bypass operasyonları, bir kısım aort damar ameliyatları ve doğuştan kalp bozuklukları tedavi edilebilmektedir.

Daha kısa hastanede kalış süresi ile birey hastalık psikolojisinden erken kurtulmakta, yara yerlerinin küçük ve hatta görünmeyen bölgelerde olması nedeniyle toplumsal yaşamda daha güvenli hareket edebilmektedir.

Göğüs kemiğinin kesilmemesi nedeniyle yaklaşık iki ay sırtüstü yatma zorunluluğu ortadan kalkmakta, göğüs kemiğinin kaynama problemlerine sebebiyet veren diğer ağırlık kaldırma, kollara orantısız güç uygulama, araç kullanma gibi aktiviteler hastaneden taburcu olur olmaz, herhangi bir sıkıntıya sebebiyet vermeden yapılabilen aktiviteler haline dönmektedir.

OSTEOPOROZ

Osteoporoz kelimesi; Yunanca osteon/kemik ve poros/küçük delik kelimelerinden kaynaklanır ve bu hastalıkta kemik dokusunda meydana gelen değişiklikleri oldukça iyi tanımlar. Normal kemiğin yapısında da delikler bulunur ancak, osteoporozda bu delikler genişleyerek kemiğin süngerimsi bir hal almasına ve direncinin azalmasına neden olur. Kemik kitlesinin azalması ise kırık riskini arttırır.

BELİRTİ VERMEDEN SESSİZCE İLERLİYOR

                                                            

Kemik erimesi sessiz ve ilerleyici bir hastalık olduğundan ilk osteoporotik kırık ortaya çıkana kadar belirti vermeyebilir. Omurgada oluşan kırıklar sırtta şiddetli ağrıya, kamburluğa ve boy kısalmasına yol açabilmektedir. Fonksiyonel bağımlılık yaratması nedeniyle yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kalça kırıkları, genellikle cerrahi müdahale gerektirmektedir. Kemik erimesi erken teşhis sayesinde büyük oranda tedavi edilebilen bir hastalıktır. Yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun ilaç tedavisiyle kemik kaybı yavaşlatılabilmekte ve birçok kırık önlenebilmektedir.


Osteoporozun Tanısı

Günümüzde osteoporoz düşük kemik yoğunluğu ve kemik yapısında bozulmayla karakterize ve kemiğin kırılmaya eğiliminin artıran sistemik bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Tanısı, kemik mineral yoğunluğunun kantitatif ölçümü ile konulmaktadır. Kemik dansitometresi adı verilen bu teknik son derece kolay, ekonomik ve hasta için zahmetsizdir. Kemik kitlesi hakkında doğru ve kesin sonuç verir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) osteoporoz tanısı ve kırık riskinin belirlenmesi ile ilgili kriterler belirlemiştir. Bu kriterler, kemik mineral yoğunluğu ölçülen kişilerden elde edilen değerlerin, 25 yaşındaki genç bir kadının ölçümleri ile karşılaştırılmasını esas alır.


Kemik Yoğunluğu Ölçümü

Kemik ağırlıklı olarak kalsiyum ve fosfor gibi minerallerden oluşur. Kemikteki mineralin azalması kemik erimesi yani osteoporoz oluşumuna sebep olur..

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Nedir?

Kemik ağırlıklı olarak kalsiyum ve fosfor gibi minerallerden oluşur. Kemikteki mineralin azalması kemik erimesi yani osteoporoz oluşumuna sebep olur. İşlemin amacı kemiğin içerisindeki mineral kaybının miktarını ölçmektir.

 

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Neden Yapılır?

Kemikte çeşitli nedenlerden dolayı oluşan mineral kaybının ölçülmesi için kemik yoğunluğu ölçümü testi yapılır. Kayıp kadınlarda erkeklere oranla daha yüksektir, çünkü kadınların vücudundaki kemik kütlesi erkeklere göre daha azdır. Kemikteki yeniden yapılanma süreci 30 yaşına kadar sürer, bu dönem yapının en güçlü olduğu dönemdir. 40 yaş civarı kemik kütlesi azalmaya başlar, özellikle kadınlarda menopoz sonrası östrojen yani kadınlık hormonu seviyesinin azalması bu süreci daha da hızlandırır. Çünkü yapılanmanın aksine erime daha hızlı olur. Bu durum görsel olarak da kendini boyda kısalma, omuzlarda yuvarlak görünüm vs. olarak belli eder, kırık riski artar. Ölçüm ile hem osteoporoz ve kırık riski hesaplanabilir hem de tedavi sonrası takip yapılabilir.

 

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Öncesi Nelere Dikkat Edilmeli?

Kişinin aç ya da tok olması bir önem arz etmez, sadece 24 saat kala kalsiyum ağarlıklı besinlerden kaçınmak gerekir. Son bir hafta içerisinde farklı bir işlemde kontrast madde kullanılan kişilerin doktorlarına bilgi vermesi gerekmektedir. Bu durumda işlem 10–15 gün kadar ertelenebilir.


Kemik Yoğunluğu Ölçümünün Yapılma Sıklığı Nedir?

Menopozda yüksek risk sahibi hastalarda 1 yılda bir, düşük risk sahibi hastalarda ise 2 yılda bir yapılmalıdır. Konunun uzmanı doktor da hastalığın seyrine ve uygulanan tedaviye göre işlem sıklığını belirleyebilir.


Kemik Yoğunluğu Ölçümü Kimlere Önerilir?

  • Cerrahi müdahale (yumurtalıkların alınması) ile menopoza girmiş,
  • Premenopoz döneminde osteoporoz riski taşıyan,
  • Menopoz sonrası dönemde hormon kullanmayan,
  • 65 yaşında üzerindeki kadınlara,
  • Yetişkin kişilerde basit kazalarla sıkça kemik kırılmaları yaşanması durumunda,
  • Farklı bir hastalığın seyrinde yaşanan kemik kayıplarında,
  • Ailede kalça ya da omurga kırığı hikâyesi olanlara,
  • Kemik kaybına sebep olan ilaçlar kullanıldığında, 
  • Osteoporoz bulguları taşıyan ya da omurlarda kırık olan kişilerde, 
  • Beslenme biçiminde kalsiyum azlığı bulunanlarda,
  • Aşırı alkol, kahve, sigara tüketimi olan kişilere,
  • Erkeklerde testosteron seviyesinin düşük olması durumunda önerilir.

 

Kemik Yoğunluğu Ölçümü Kimlere Önerilmez?

  • İleri boyutta omurga bozuklukları olan,
  • Hamile ya da hamilelik riski olan,
  • İşlem boyunca hareketsiz olarak yatmak gerektiği için hareketsiz kalamayan,
  • Çeşitli yollarlar son 1 hafta içerisinde kontrast madde kullanan kişilere önerilmez.


Kemik Yoğunluğu Ölçümü Nasıl Yapılır?

Hastanın masada hareketsiz olarak yatması istenir. Damar yolu ile ilaç verilmez ve işlem ağrısızdır. İşlem duruma göre en fazla 20 dakika sürer.

Kemik dansitometri aleti çok düşük dozda bir röntgen ışını (X ışını) yollar, bunu iki ayrı enerji paketi halinde gönderir. Bir paket başlıca yumuşak dokular tarafından diğer paket ise kemikler tarafından emilir. Yumuşak dokudaki miktar toplam miktardan çıkarıldığı zaman geriye kalan hastanın kemik mineral yoğunluğudur.

Kullanılan radyasyon miktarı bir akciğer filminin onda biri kadardır ve bu oldukça az bir miktardır.

 

OSTEOPOROZ TEDAVİSİNDE KALSİYUM VE D VİTAMİNİ ALIMI ÇOK ÖNEMLİ

Kemik erimesi tedavisinde en önemli yöntem beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinin yapılmasıdır.Günlük 800-1200 mg kalsiyum alınmalı güneş ışığı ve diyetle yeterli D vitamini alımı sağlanmalıdır. Her gün en az 30 dakika boyunca düzenli fiziksel aktiviteler yapılmalıdır. Sigaradan ve aşırı alkol tüketiminden uzak durulmalıdır. Bu önlemlerle birlikte doktorun önerdiği ilaç tedavisine devam edilmesi kemik erimesini yavaşlatacaktır. Bunların yanı sıra kemik erimesini tetikleyen en önemli faktörlerden biri olan düşmelerin önlenmesi için de bir takım önlemler alınması gerekmektedir. Düşmeleri azaltmak için denge, kas güçlendirme ve postür egzersizleri düzenli olarak yapılmalıdır. İleri yaşlarda baston, yürüteç gibi yardımcı eşyalar kullanılmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ayağa takılacak kablo ve kordonlar bulunmamalı ve zemin kaymayan bir materyal ile kaplanmalıdır. Merdiven, duş, küvet ve klozet kenarlarına tutamaklar yerleştirilmelidir.


RİSK FAKTÖRLERİNİ BİLİN!

 

Kemik erimesiyle mücadele etmenin ilk basamağı, risk faktörlerinin bilinmesidir. Kişiler risk altında olduklarını bilirlerse kemik erimesini yavaşlatmak ve önlemek mümkün olabilmektedir. Kemik erimesini tetikleyen en önemli risk faktörleri; ileri yaş, cinsiyet (kadınlarda daha sık görülüyor), aile öyküsü, daha önceki kırıklar, uzun süre kortizon kullanımı, romatoid artrit, alkol, sigara, düşük beden kitle indeksi ve kemik mineral yoğunluğu, yetersiz fiziksel aktivite, düşük kalsiyum alımı ve D vitamini yetmezliği olarak sıralanabilir.


Aşağıdaki sorulardan bir veya birkaçına “evet” cevabı veren kişiler kemik erimesi açısından risk altındadır. Bu kişiler vakit kaybetmeden uzmana başvurarak, fiziksel muayene, kan-idrar testleri, röntgen ve kemik yoğunluğu ölçümü yaptırmalıdır.

  • Anne veya babanızda basit bir zorlanma veya hafif bir düşme sonrasında kalça kırığı oldu mu? Sırtında kamburluk gelişti mi?
  • Kendinizde hafif zorlanma sonucunda kırık oluştu mu?
  • 45 yaşından önce menopoza girdiniz mi? (Kadınlar için)
  • Son bir yıl içinde boyunuz 3 santimetreden fazla kısaldı mı?
  • Vücut kütle indeksiniz 19 kg/m2’nin altında mı?
  • Üç aydan daha uzun süre kortizon içeren ilaç kullandınız mı?
  • Romatoid artrit hastalığınız var mı?
  • Günlük süt veya süt ürünleri tüketiminiz yetersiz mi?
  • Günlük direkt güneş ışığına maruz kalma süreniz 10 dakikadan az mı?
  • Sigara içiyor musunuz


Kemik Ölçümü  ve yeni güncel tedaviler için "Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon" merkezimizden randevu alabilirsiniz.

Öksürük önemli bir refleks savunma mekanizmasıdır ve havayollarının salgılardan, yabancı maddelerden, toz, mikrop, gıda-oyuncak parçası gibi, temizlenmesini sağlar. Çoğu çocukta öksürük normal ve sağlıklı bir olay olmasına rağmen yüzlerce hastalıkla birlikte de bulunabilir.
Ailelerin çocuk polikliniğine başvurduğu en sık şikayetin öksürük olduğu gösterilmiştir. Çocuklarda 4 haftayı geçmeyen, günde 10 defaya kadar olan, başka bulgunun eşlik etmediği öksürükler normaldir.

Çocuklarda öksürük temel olarak süresine göre 2 gruba ayrılır;

Akut öksürük: 4 haftadan kısa süren öksürüktür. En sık sebebi viral üst solunum yolu enfeksiyonlarıdır (grip, nezle, krup sendromları, orta kulak yolu iltihabı, sinüzit). Alt solunum yolu enfeksiyonları (bronşit, bronşiolit, zatürre), yabancı cisim aspirasyonu, solunumsal toksik maddeler (sigara dumanı, parfüm, çevresel dumanlar) diğer nedenlerdir.

Kronik öksürük: Dört haftadan uzun süren öksürüktür. En sık nedenler viral enfeksiyon sonrası havayolu cevabı-astım, alerjik nezle-sinüzit-postnazal akıntı sendromu, gastroözofageal reflüdür. Atipik zatürre, verem, boğmaca, yabancı cisim aspirasyonu, pasif sigara dumanı maruziyeti vb. diğer nedenler olarak sıralanabilir.

 

Hangi durumlarda hızlıca hekime başvurmalıyız?

  • İnatçı ve artan öksürük varsa,
  • Hırıltı eşlik ediyorsa,
  • Nefes alma sık ve zorsa,
  • Uzun süren, balgam kusturan, gece uyandıran öksürük varsa,
  • Tek taraflı burun tıkanıklığı ve akıntısı varsa,
  • Cilt rengi soluk gri-morsa,
  • Aşırı bitkinlik varsa,
  • Ateş eşlik ediyorsa hekiminize başvurmanız gerekmektedir.

 

Öksürükte tedavi nasıl olmalıdır?

Tedavide nedene yönelik astım, reflü ve alerji önleyici ilaçlar uygulanmalıdır. Belirtilere yönelik tedavilerin, öksürük şurupları, dekonjestanlar gibi, çocuklarda yararının olmadığı gibi potansiyel zararlı yan etkilerinin olabileceği unutulmamalıdır. Bitkisel tedaviler, mentol kremlerinin bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış yararı yoktur. Sıcak veya soğuk su buharı veren cihazlar bebekler için uygun değildir tedavide yeri kısıtlıdır. Hastalık teşhisi konmuş, uygun tedavi yapılmış ve hekim önerdi ise ilaçlar kullanılabilir.

Vücudumuz, yük taşıyan ve üzerine binen yükleri dağıtarak dengeyi sağlayan bir çok orijinal ekleme sahiptir. Bu eklemler, bir sert doku yani kemiklerimiz, bir yumuşak yüzey yani kıkırdağımız ve bir de bunları koruyan ve destekleyen yumuşak dokular yani kapsül, ligaman, tendon, kaslarımızdan oluşur. Bu orijinal eklemler ömrümüz boyunca kendi korunma sistemlerini oluştururlar ve iyi bakılan bir vücutta uzun yıllar hiçbir arıza çıkartmadan fonksiyonlarını sürdürürler. Tabii ki, genetik bir takım hastalıklar ya da travmalarla oluşmuş mekanik bozukluklar erken dönemde eklem problemlerine sebep olabilirler. Bu tür durumlarda bile doğru danışmanlık hizmeti alınıyorsa bozulmalar olabildiğince geciktirilecektir.

                                                                              

Doğru danışmanlık hizmeti öncelikle koruyucu hekimlikle başlar. İnsan vücudu anne karnındayken gelişmeye başlar ve hayatı boyunca da farklı değişikliklerle gelişmesini devam ettirir. Fabrikadan çıkan her ürün belirli bir zamanda vazifesini sürdürür fakat çok kaliteli bir malzeme çok kötü kullanıldığında kısa sürede arıza çıkartırken ortak kalitede ve daha az kalitede olan bir ürün doğru kullanıldığında daha uzun süre vazifesini sürdürebilir. Vücut da canlı bir organizma, aynı fabrikadan çıkmış ürünler gibidir. İyi bakıldığında sonuçlar sağlıklı bir yaşam şeklinde devam eder.

Kıkırdak bizden onu besleyecek sıvıdan ve doğru kullanılmasından başka bir şey istemez. Eklem sıvısı vücudun oluşturduğu kıkırdağın beslenmesini ve desteklenmesini sağlayan çok önemli bir yapıdır. Bu sıvının yetersizliğinde eklem kıkırdağında bozulma kaçınılmazdır. Peki, bu eklem sıvısı biter mi? Korkularımız eklem sıvısı bitti, tükendi, azaldı üzerine kurulmuştur. Eklem sıvısı hareket olduğu sürece vücudumuz tarafından üretilmeye ve ekleme salınmaya devam edecektir. Bunun için birincisi doğru beslenmek zorundayız ki bu sayede vücudumuz zengin bir eklem sıvısı üretebilsin. İkincisi kıkırdağa doğru yükler vermeliyiz. Yani, fazla kilodan kaçınmak, düzenli egzersiz yapmak, vücudumuzun tolere edemeyeceği yükleri ona yüklememek gibi ve zamanı geldiğinde de zorlanmış olan eklemi istirahat ettirmeliyiz. Bütün dünyada eklem sıvısının kaliteli olması için üretilen ve ilaç gibi satışa sunulan bitkisel ürünler vardır. Eğer biz yapmamız gerekenleri doğru yapmıyorsak bu tür ürünlerden de fayda görmeyiz. Biz doğru besleniyorsak, almamız gereken kıymetli gıdaları beslenme alışkanlığımız içinde alıyorsak zaten takviye ürünlere ihtiyacımız kalmayacaktır. Biz düzenli sporumuzu yapıyorsak, gün içinde eklemlerimizi belli periyotlarda, belli açılarda, belirli basınçlarda, belirli aktivitelerle kondüsyonumuza uygun olarak çalıştırıyorsak kıkırdağımızı besleyecek olan eklem sıvısı da zaten düzenli olarak salınacaktır ve başka bir sıvıya ihtiyacımız kalmayacaktır. Aileden geçiş yapan romatizmal hastalıklar varsa, erken dönemde Romatoloji doktoruyla bunları çözüyorsak, travmaya bağlı oluşmuş mekanik sistem bozukluklarımızı Ortopedi doktoruyla doğru teşhis ve tedavisini yaptırıyorsak, farklı sebeplerden dolayı oluşmuş kıkırdak ya da yumuşak doku hasarlarında erken teşhis ve tedavilerimizi yaptırıyorsak ilerleyen kıkırdak doku hastalıklarından da korkmamalıyız.Danışmanınız olan hekimlere önerilerinin nedenlerini ve sonuçlarının açıklanmasını isteyerek kendimiz için gerekli olan doğruyu bulmak zorundayız. Yani, biz kendi kendimizin doktoru olmalı, iyi danışmanlarımızla vücudumuzun sağlığının bozulmaması için mücadele etmeliyiz.

Hastalarımızın sormadığı fakat her doktordan farklı yorum aldığı bu soru gerçekten kafamızı karıştırıyor. Çoğu zaman doktorlar ameliyat zamanını hastanın; yaşı,  genel durumu, eklemin hareket açıklığı, gün içindeki aktivitesi gibi faktörlerine bakarak karar veriyorlar. Oysa karar vermesi gereken tek kişi hastanın kendisi. Ne doktorlar, ne ailesi, ne yakın dostları karar vermemeli, sadece hastanın kararını verirken onu desteklemelidirler.

Eklem hastalıkları arabanın tekerleklerinin durumu gibidir. Tekeri dönmeyen araba benzin almaya gidemez, temizlik yapılamaz, sanayiye gidemez. Bir kenara bırakılır, orada da küflenir ve çürür. İnsan da böyledir. Yürümezse acıkmaz, beslenmesi ise sağlıklı olamaz, yıkanmazsa kendini zinde hissedemez, hastaneye gitmezse sağlığına kavuşamaz. Bir kenara çekilirse, çekildiği yerde de hızla çöküşe geçer. Lastiği olmayan araba nasıl jantta giderken sağa sola alev atar, ses çıkarır, insan da öyle ağrılarla perişan olur. Yaşam kalitesi bozulur. Morali alt üst olur, hareketsizlikten kilo veremez ve eklemleri daha hızla bozulur.  O halde eski sağlığına kavuşmak için geç kalmamalıdır.

                                                   

Eklem hastalıklarında hangi soruları sormalıyız:

  1. Ameliyat olmam gerekli mi? Güvendiğimiz hekimden veya hekimlerden danışmanlık hizmetini almalıyız. Bütünüyle hastalığımızın doğru teşhisi yapılmalı, tedavisi tartışılmalıdır. Bu soruya cevap bulmadan ikinci soruya geçmemeliyiz. Durumumuzu öğrendik ve ameliyat dışında bir tedavi seçeneğimiz yoksa;
  2. Ne zaman ameliyat olmalıyım? Sağlığımın en iyi olduğu, kemiğimin en kaliteli olduğu, moralimin en iyi olduğu, kilomun en ideal olduğu dönemde, vücudum yaşlanmadan, gezmek için yaşım geçmeden, kimseye muhtaç olmadan ameliyat olmalıyım.
  3. Peki kime ameliyat olmalıyım? Bana hastalığımı doğru tanımlayan, başıma gelebilecek sıkıntıları anlatan fakat bu sıkıntıların devamlı olabileceğini ve bekledikçe sıkıntıların artıp artmayacağını ifade eden, bir problem olduğunda bunu çözebilecek bilgi ve tecrübeye sahip olduğuna, beni yarı yolda bırakmayacağına emin olacağım, onu evlat gibi kardeş gibi can gibi seveceğim bir hekim olmalıdır. Yani, duymak istediğimden daha öte tıbbi anlamda doğruyu bana aktaran bir hekim.

Bu soruları cevapladığımızda ve karar verdiğimizde diğer sorulara (nerede ameliyat olacağım, hangi protezi kullanacaklar, hangi ilacı verecekler, nasıl narkoz verecekler, kaç gün yatacağım, ne zaman yürüyeceğim…) gerek kalmaz. Çünkü bunların hepsini zaten yukarıda tanımladığımız hekim, bizim için en iyisini düşünmüş ve uygulamış olacaktır. Biz ona tabi oluruz ve rahat ederiz.

Bütün bu aşamaları hastamız, birinci derece yakınları ve hekimler birlikte konuşmalı ve birlikte değerlendirmeli, fakat son kararı hastamız vermelidir. Bu zor kararda acele etmek, olumlu ya da olumsuz yönde ikna etmeye çalışmak doğru değildir. Doğru bilgilendirme, doğru zaman ve doğru ekip yüzümüzü güldürmeye devam edecektir.


                                                                                                                                                                            Op. Dr. Mustafa TEKKEŞİN
                                                                                                                                                                            Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı

Çocuklarımıza ilaç verirken dikkatli olmamız gerektiğini hepimiz biliriz. Bu ilaçları atmak için görev yapan karaciğer ve böbrekleri yetişkinlere göre daha miniktir ve bir takım ilaçlar yetişkinlerde görülmeyen yan etkilere neden olabilir. O yüzden uygun yaşta (mesela, bazı ilaçlar 6 yaş altında kullanılmaz), doğru ilacı, doğru koşullarda saklayarak, doğru doz ve sürede vermek gerekir. Doktorunuz bu "doğrular" hakkında sizi bilgilendirecektir. 

                                               

Son zamanlarda daha önce sıklıkla reçete edilen dekonjestan içerikli karma grip şuruplarının 5 yaşın altındaki çocuklarda yan etkileri olduğu gösterilmiş, bunların verilmesinin sakıncalı olduğu belirtilmiştir. Acile aşırı huzursuzlukla gelen bebeklerde, ailelerin bu karma grip şuruplarını kullanıp kullanmadıklarını sorgulanır, bunları kullanıyorlarsa huzursuzlukları büyük ölçüde buna bağlanır. Bu ilaçlar özellikle 2 yaş altı bebeklerde ağlama nöbetleri, sık uyanma, huzursuzluk, aşırı hareketlilik gibi beyin yan etkilerine neden oluyorlar. Toplumda sanılanın aksine bu ilaçlar gribal enfeksiyonun seyrini iyileştirmiyor. Nezle, grip gibi gribal (viral) enfeksiyonlarda bir ilaç reçete edilse de edilmese de, o enfeksiyon antibiyotik gerektirmediği sürece kendi seyrinde iyileşecektir. Bu tür ilaçlar sacede balgamı kurutarak anlık rahatlama sağlarlar ama yan etkilere de yol açarlar. Artık gribal enfeksiyonun seyrini iyileştiren bitkisel içerikli damlalar ve öksürük şurupları mevcuttur. Ayrıca serum fizyolojik ve okyanus suyu içerikli damla ve spreylerle de çocuğunuzun burnunu açabilirsiniz ve onu rahatlatabilirsiniz. Ateşi olduğunda da saf ateş düşürücü özellikteki şurupları kullanabilirsiniz. Anlaşılacağı gibi çocuğunuza bu ilaçları verince yan etkileri fazla olan karma grip şuruplarına gerek kalmıyor. Unutmayın ki; tedavide önemli olan "önce zarar vermemek" ilkesidir. 


                                                                                                                                                                                         Uzm. Dr. Yunus Emre MERCAN

Bu hastalıklar mevsim geçişlerinde ve kalabalık ortamlarda sık görülürler. Damlacık enfeksiyonu biçiminde ortaya çıkarlar, yani yakın mesafeden konuşma, öpme, öksürme sonucunda bulaşırlar. Bulunulan ortamda havalandırmanın yetersiz olması da bulaşmalarını kolaylaştırır.

                                                          

Nezle (akut nazofarenjit)

Soğuk algınlığı olarak da bilinir. Viral bir enfeksiyondur, çok sayıda virüs bu hastalığın neden olarak bilinir. Klinik bulgular genellikle hafiftir. Hafif ateş, burun akıntısı, hapşırık bazen öksürük, en sık rastlanan belirtilerdir. Özel bir tedavisi yoktur. Antibiyotik kullanımı gereksizdir. Burunu açmak için okyanus suyu içeren spreyler, bazen ateş düşürücü – ağrı kesiciler, destekleyici tedavi olarak uygulanır. Hastayı izleyen doktor ikincil bakteri enfeksiyonu eklendiğini görürse antibiyotik başlayabilir.

Akut Farenjit – Tonsilit

Yutak ve bademciklerin ani başlayan enfeksiyonudur. 2/3’ü virüs ve 1/3’ü bakterilerle oluşur. En sık rastlanan belirtileri yüksek ateş, boğaz ağrısı-yutkunma zorluğu, halsizlik-kırgınlık, baş-eklem-kas ağrıları, öksürük ve bazen de boyunda lenf bezlerinin şişmesidir. Bronşit ve zatürre önemli komplikasyonlardandır.

Yapılan fizik muayene ve laboratuvar incelemeleri sonucu (tam kan sayımı, CRP, boğaz kültürü gibi) etkenin doğrudan bakteri olduğu düşünülürse başlangıçta mutlaka uygun antibiyotik tedavisi söz konusudur.

İnfluenza (Grip) Enfeksiyonu

Üst solunum yolu enfeksiyon belirtileri ön plandadır. İnfluenza virüs ailesi ile ortaya çıkar. Tip A insanlar,  domuzlar ve kümes hayvanlarında, Tip B sadece insanlarda hastalık yapar. Tip C ise insanlarda çok hafif belirtilere yol açar.

Yakın mesafeden hapşırma-öksürme, konuşma ve öpme sonucunda havaya karışan damlacıkların taşıdıkları virüsler ile bulaşır. Bu nedenle yuva, kreş, anaokulu, okul gibi kalabalık ortamlar bulaşmada önemli rol oynar.

Tedavide dinlenme çok önemlidir. Ateş düşürücüler, bol sıvı tüketimi ve iyi beslenme önemlidir. Viral bir hastalık olduğu için antibiyotik verilmez ancak zatürre gibi ikincil enfeksiyon, komplikasyon olarak eklenmiş ise antibiyotik kullanılır.

Sonuç olarak söz konusu edilen bu üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için:

  • Hijyene ve el yıkamaya özen gösterilmeli.
  • Kalabalık ortamlardan uzak durulmalı
  • Kalabalık ortamlar (sınıf vb) sık sık havalandırılmalı.
  • Hasta kişilere mümkünse maske taktırılmalı ve fazla yaklaştırılmamalı.
  • Yaşa uygun ve dengeli beslenilmeli.
  • Mevsime uygun giyinilmeli.

Risk taşıyan çocuklara (kışın çok sık 6 ve üzeri ateşli üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren, alerjik yapılı, astım bronşit, şeker hastalığı olan) doktoru tarafından öneriliyorsa influenza (grip) aşısı yapılabilir. İnfluenza aşısı zorunlu aşılar arasında değildir. Ayrıca soğuk algınlığı ve BETA bakterisine karşı korumaz.

Bebeklikte doğru beslenme ilk 6 ay sadece anne sütü ve 6 ay civarında başlanacak olan tamamlayıcı beslenme ile birlikte 2 yaşına gelene kadar anne sütü ile beslenmenin devam ettiği beslenmedir.

Tamamlayıcı beslenme: anne sütünün yetmediği dönemde besinsel gereksinimleri karşılamak için anne sütü ile birlikte gıdaların verilmesidir.

Bebeklik döneminde yeterli ve dengeli beslenme sağlık, büyüme ve gelişme için esastır. Kötü beslenme hastalık riskini artırır, demir eksikliği anemisine yol açabilir, boy kısalığına neden olabilir. Erişkin hayatlarındaki entellektüel performanslarının da düşük olmasından sorumlu olabileceği de gösterilmiştir.

                                                       

Anne sütü 6-8 ay arasında enerji gereksiniminin %65-70’ini, 9-11 aylıkken %50-55’ini, 12-23 aylıkta %35-40ını karşılar. İlk 6 ay içinde anne sütü yeterli kilo alan bebeğin makro (protein, karbonidrat, yağ) ve mikrobesin (vitamin, mineral) öğeleri açısından tüm besinsel ihtiyaçlarını karşılar.

Birçok bebek altı ay civarında destekle oturur ve en önemlisi üst dudağı ile kaşıktan mamayı sıyırmayı bu ayda yapmaya başlar. Püre halindeki gıdayı boğazın arkasına geçirmeyi ve gıdayı geri çıkarma refleksini gene bu aylarda kazanır. Bu yüzden 6 aydan önce sulu gıdalardan bazıları (meyve suyu, sebze suyu) tadlarıyla tanıştırmak için verilebilir ama püre ya da katı kıvamda şeyler asla verilmemelidir. 6 aydan sonra da sıvı kıvamında başlanan besinler (meyve suyu, sulu sebze çorbaları, sulu muhallebi)’in yoğunluğu dereceli olarak artırılıp katı/pütürlü kıvama geçilmelidir.

Tamamlayıcı beslenmeye erken başlamak da geç başlamak da sağlık açısından sorunlar yaratabilir. Erken başlamak anne sütünde azalma, ishal, allerji ve ileride oluşabilecek otoimmün hastalıklar ve kalp damar hastalıkları, diyabet riskini,  yutma işlevi ve püskürme refleksi henüz gelişmediği için solunum yollarına besin kaçırma (aspirasyon) ve obesite riskini artırabileceği gibi, geç başlamak da demir eksikliği anemisi, çinko eksikliği, gıda reddi, büyüme geriliği, çölyak hastalığı, diyabet gibi birçok hastalık ve durumların oluşma riskini artırır.

Bebeklerde mide kapasitesi doğumda yaklaşık 30 ml (2 yemek kaşığı), 6. ayda 180 ml (1 çay fincanı), 1 yaşta 240 ml (1 su bardağı) kadardır. Bir öğünde bu miktarları aşmamak verilen gıdaları iyi torale etmesi açısından önemlidir. 6 aylık bir çocuğa bir anda 1 çay bardağından fazla tamamlayıcı besin vermek doğru olmaz.

Ek gıdaya başlama döneminde anne sütü yetersizse devam sütlerinin kullanılması tavsiye edilir. 6 aydan sonra hayvansal gıdalardan yeterince yararlanabilen bebeklerde anne sütü süt ürünü olarak tek başına yeterli olabilir.

6-8 aylık bebekte 2 öğün, 9-12 aylık bebekte 3 öğün tamamlayıcı beslenme yeterlidir. 12 ay üzerinde 1-2 ara öğün eklenebilir.

Tüm besinler kaşıkla verilmelidir. Metal kaşıklar soğukluk hissi verebileceğinden önerilmez. Çay kaşığı ile başlanabilir.

Kaşığı reddetme sıklıkla karşılaşılan bir sorundur . beraberinde kusma, iştahsızlık, yetersiz kilo alınımını getirebileceğinden dolayı, ısrarcı olmamak ve aceleci davranmamak gerekir. Bebek yeni başlanan gıdadan hoşlanmıyorsa 2-3 hafta sonra tekrar denenmelidir. Bebeğin ikinci 6 ayda ilk 6 aydaki kadar kilo almayacağı bilinmeli, ilk 6 aydaki kilo artışını görmemek kaygıya düşürmemelidir.

Tamamlayıcı beslenmeye tek çeşit ile bebek açken az miktarda (tatlı kaşığı kadar) başlanmalıdır. Miktar giderek artırılmalıdır.

Her yeni gıda teker teker en az 2-3 gün aralıklarla verilmelidir. Bu, bebeğin besine karşı reaksiyon verip vermeyeceğini gözlemlemek ve bebeğin yeni tada alışması için yeterli bir süredir. Besine karşı reaksiyonlar besini aldıktan hemen sonra ya da 2 saat sonra ortaya çıkabilir, vücutta (ağız kenarı, popo, gövdede) kızarıklıklar, dilde ve dudakta şişme, göz etrafında şişme, burunda doluluk, kusma, ishal ya da dışkıda kan ya da sümük şeklinde olur, karın ağrısına neden olduğu için bebeği normalden daha fazla huzursuz edebilir. Bunlar görüldüğünde yeni başlanan besin öğesi 1-2 gün boyunca verilmez (yumurtada bu süre 1-2 haftayı bulur), belirtilerin geçip geçmediği gözlenmeli ve sonrasında tekrar başlanmalıdır. Belirtiler tekrar başlıyorsa bu gıda bir süre diyetten çıkartılmalıdır.

Kabızlık tamamlayıcı beslenme döneminde sık görülen bir sorundur. Uzun vadede bazı besinlerle (muz, patates, pirinç lapası) kabızlık yaşanabilir, bu durumda bu besinlerin diyetten çıkarılması düşünülebilir.

Bebeğiniz aşırı kiloluysa, patates, makarna, ekmek, pirinç, nişastalı yiyecekler, meyve suyu gibi besin maddelerinden daha az tüketin.

Gıdalara şeker ve tuz katılmamalıdır. İlk 3 yaştaki tad alışkanlıkları hayat boyu olan tad alışkanlığına dönüşür, o yüzden ilk 3 yaş bu konuda önemlidir.

Yağ ve kolesterol kısıtlamasına gerek yoktur, hem balık yağı hem tereyağı hem de zeytinyağı ilk 2 yaşta beyin gelişimini destekler.

Çölyak hastalığını engellemek için glutenin/tahıllı ürünlerin çok erken (<4 ay) ya da çok geç (>7 ay) verilmesinden kaçınılmalıdır. Yeterli hayvansal gıda alamayan bebeklerin hemen her gün tahıl ve bakliyatlarla beslenmesi gerekir.Tahıllar vitamin yönünden eksik ve bazı minerallerin bağırsaklardan emilimini azalttığı için tek başına tamamlayıcı besin olarak kullanılmamalı ya da kullanılacaksa da az miktarda verilmeli, genelde et ve/veya bakliyatlarla aynı dönemde verilmelidir. Ayrıca tahıllı kaşık ve kavanoz mamaları bebeğin katı/pütürlü besinlere geçişini kolaylaştırabilir. Kabızlık oranını azaltır.

Sebze ve meyveler erken dönemde başlanılan tamamlayıcı besinlerdir. Sebze çorbalarına ülkemizde geleneksel olarak patates ve havuçla başlanır, sonra tek tek sebzeler eklenir. Çorba formu çok geciktirmeden püre formuna dönüştürülmelidir. Püreler tercihen evde hazırlanmalı, içine tuz ilave edilmemelidir. Ispanak, pazı, semizotu, taze fasulye, pancar gibi sebzeler bekletildiğinde, kansızlık ve büyüme geriliğine neden olan nitrit denilen zararlı maddeler oluştuğu için pişirildikten itibaren 24 saat içinde tüketilmelidir.  8 aylıktan sonra çorba çeşitleri arttığından çorba çeşitleri her gün değiştirilerek verilebilir (bir gün sebze çorbası, ertesi gün tarhana çorbası gibi)

6 aydan önce çok miktarlarda meyve suyu verilmemesi gerekir, bu durum bebekte doygunluk yaparak anne sütünü almasını zorlaştırabilir ve böylelikle yetersiz kilo alınımına yol açabilir ama 5 aylıkken çok az miktarlarda (1-2 tatlı kaşığı) meyve suları ve havuç suyu bebeğin tatlarla tanışması açsından verilebilir. 6 aydan büyük bebeklerde 120 ml’ye kadar meyve suyu verilebilir (bir çay fincanına yakın). Meyve suyu taze hazırlanmalı, kıvamı giderek artırılarak püreye geçiş yapılmalıdır. Meyve suyu sıkıldıktan sonra geriye kalan posa=lif atılmamalı o da verilmelidir.

Hayvansal içeriği olmayan besinler bebeğin besin gereksinimlerini karşılayamazlar, bunlardan eksik beslenen bebeklerde demir, çinko, kalsiyum ve B vit eksiklikleri görülür. Bu yüzden etin tamamlayıcı beslenmeye dahil edilmesi geciktirilmemeli, bebekler vejetaryen diyet almamalıdır. Et, tavuk, balık veya yumurta günlük, en azından mümkün olduğunca sık tüketilmelidir. Tamamlayıcı beslenme evresindeki bir bebek günlük 1 yumurta ve 15-75 gr kadar et/tavuk/balık/karaciğer tüketmesi önerilmektedir. Somon, saldalya ve uskumru omega 3’ten zengin balıklardır. Yeterice et ve peynir tüketen bebeklerde her gün yumurta vermeye gerek yoktur. Yumurta her gün veriliyorsa, peynir miktarı azaltılmalı ya da verilmemelidir.

Yeterince hayvansal protein alamayan bebeklerde bitkisel protein kaynakları olan tahıl ve bakliyatlar dengeli olarak günde 2 öğün verilerek protein desteği yapılmaya çalışılmalıdır. Ayrıca bu çocuklarda günlük alınması gereken proteini karşılamak için formül süt gerilmesi de düşünülenilir.

1 yaşına kadar inek sütü kesinlikle verilmemelidir, dünya sağlık örgütü bunu son yıllarda 2 yaşına kadar çekmiştir. Allerji ve ilerde oluşabilecek otoimmün hastalıklara zemin hazırlaması, kalsiyum/fosfor dengesinin uygun olmaması, yağ, vitamin, kalsiyum ve demir emiliminin iyi olmaması, bağırsaklarda mikrokanamalara yol açabilmesi, böbrek yükünün fazla olması ve kabızlığa neden olabilmesi 1 yaş öncesi asla kullanılmamasını gerektiren kötü etkileridir. Yeterli hayvansal gıda alan bir bebeğin tamamlayıcı beslenme çağında günlük 200-400 ml, yeterli hayvansal gıda alamıyorsa günlük 300-500 ml süt (anne sütü ya da förmül sütler) tüketmesi uygundur. Büyüme sütleri 12 aydan sonra verilebilir.

Yoğurt, fermente bir süt ürünü olarak probiyotik içeren, bağırsaklardan mineral emiliminin fazla olduğu, çocuğu rahatsız edebilecek laktoz içeriğinin az olduğu ideal bir üründür.

 

EK BESİNLERE GEÇİŞ Şeması:

İlk 6 ay: sadece anne sütü!!!

Anne sütü yetmiyorsa ek olarak formül mamalar.

6 aylıkken: anne sütüne ek olarak

-yoğurt: 5 aylıktan sonra az miktarda başlanabilir, genelde ikindi öğünü olarak verilir: (15.30-16.00), ekşi ve süzme yoğurt verilmemelidir.

     Formül süt ile yoğurt tarifi: 90 ml su içine 4 ölçek formül süt ünü koyarak küçük bir kaseye boşaltın. 40 derece sıcaklıkta 2 çay kaşığı yoğurt ilave ederek, 4-5 saat sıcak ortamda mayalayın, sonrasında buzdolabında 5-6 saat dinlendirin.

-sebze çorbası/püresi: sebze sularına tatlarıyla tanışması için 5 aylıkken az miktar başlanabilir.

  1. hafta: sebze çorbası: su, havuç, patates, kabak kapalı kapta pişirilir, tel süzgeçle ezmeden suyu alınır, irmik ilavesiyle (buna ek olarak pirinç de ilave edilebilir) tekrar 5-10 dk pişirilir. Saat 12.00-13.00 civarinda verilmesi tavsiye edilir. 1-2 tatlı kaşığından başlanarak yavaş yavaş miktarı artırılır. Bebeğiniz bu çorbaya alıştıktan sonra mevsim sebzelerinin diğerleri eklenebilir. Formül sütle beslenen bebeklerde çorbalara formül süt de eklenebilir.
  2. hafta: basit püre: havuç ve patatesler tel süzgeçten ezilerek geçirilir, irmik katılır.
  3. hafta: karışık püre: pirinç ve mevsimlik sebzelerin ilavesiyle (maydonoz, kabak, semizotu, taze fasulye, bezelye, tatlı kırmızı biber). Kilo alınımı az ve anne sütü yetersiz çocuklarda bu pürelere formül mamalar da eklenebilir.
  4. hafta: tam püre: 1 çay kaşığı zeytinyağı/tereyağı ilavesiyle

-havuç suyu, elma suyu, şeftali suyu, armut suyu: 5 aylıkken 1-2 tatlı kaşığıyla başlanan meyve sularının miktarı 6 aylıkken artırılabilir.

-muz, şeftali, elma, armut, haşlanmış havuç, haşlanmış gün kurusu, haşlanmış ayva püreleri: mikser yerine cam rende kullanılmalıdır. Işlem gördüğü için kayısı kurusu yerine daha koyu renkli gün kurularının püreleri tercih edilmelidir. Bağırsak hareketlerini hızlandırdığı için kabız bebeklerde önerilir.

-pirinç unuyla muhallebi: Nişasta ya da mısır unu kullanılmamalıdır. İnek sütü değil anne sütü ya da formül mamalarla hazırlanır, 1 tatlı kaşığı pirinç unu bir su bardağı su ile karıştırılarak pişirilir, ateşten indirildikten sonra içine 5-6 ölçek förmül mama (2 no’lu biberon mamaları) toz halinde atılır, topaklanma halinde tel süzgeçten geçirilir. Genelde akşam öğünü olarak verilir (18.00-20.00). bulunabilirse kahverengi/esmer pirinç unu kan şekerini daha iyi kontrol ettiği için beyaz pirinç ununa tercih edilmelidir.

-tahıllar: yulaf unu, arpa unu; pirinç unlu muhallebi başlandıktan 1-2 hafta sonra kullanılmaya başlanabilir, anne sütü ya da formül mamalarla karıştırılarak verilebilir. Piyasada demirle zenginleştirilmiş karışık tahıllı kaşık (gece) mamaları kullanılabilir. 2-3 yemek yaşığı ile başlanabilir. 1 yaşından sonra 1 kaseye çıkabilir.

-avokado: muz, şeftali püresi, yoğurt ya da labne/lor peynirle karıştırılarak verilebilir. Kalorisi çok yüksek olduğundan özellikle az kilo alan bebeklere önerilir.

-balkabağı: çorbası yapılabilir ya da püresi yoğurtla ya da havuçla karıştırılabilir

7 aylıkken: yukardakilere ek olarak

-yumurta sarısı: 7 dk kaynatılır, nohut büyüklüğünde başlanır, 4-5 gün içinde bir yumurta sarısına erişilir, gün aşırı verilebilir.

-beyaz peynir (akşamdan tuzu alınmış)

-ceviz: iyice ezilerek kahvaltılıklarla karıştırılarak verilebilir.

-pekmez: içeriğindeki yoğun demirin bağırsaklardaki emilimini azalttığından yoğurtla ve diğer süt ürünleriyle karıştırılarak verilmemelidir. Günlük 1 tatlı kaşığından daha fazla verilmemelidir. Çok fazla ısıl işleme tabi tutulmamış doğal pekmezler tercih edilmelidir. Demirden zengin olmasına rağmen bağırsaklardan emilimi az olduğu için tek başına demir ihtiyacını karşılamaz, bu yüzden 1 yaşına kadar demir damlası verilmelidir.

-köfte (3 kez çekilmiş kuzu kıymasından baharatsız ve soğansız olarak), kıyma, beyaz et: kuzu eti dana etine göre daha az ilaç ve yabancı maddelere maruz kaldığı için daha güvenilirdir. Et suyunun tek başına besleyiciliği yoktur, kıyma ile birlikte tüketilmesi daha iyidir.

8 aylıkken: yukardakilere ek olarak

-etli dolmalar, etli sebze yemekleri

-balık: haftada 2 kez verilebilir. Ilk tadım aşamasında 1-2 çay kaşığı ile başlanıp bu süreçten sonra kibrit kutusu veya ızgara köfte büyüklüğünde verilebilir. Tattırma evresinde alabalık, çipura, levrek gibi beyaz balıklarla başlanıp ilerleyen zamanlarda hamsi, istavrit, çinekop, saldalya, uskumru, somon gibi omega 3’den zengin balıklar buğulama yöntemi ile pişirilip verilebilir. Fırın ve ızgara da tercih edilebilir. Özellikle sardalya ve hamsi civa seviyesi düşük, omega 3’den zengin doğal beslenen balıklar olduğu için daha sıklıkla tercih edilmelidir. Çiftlik balıklarından ziyade deniz balıkları tercih edilmelidir. Balık alırken etinin sıkı ve derisinin parlak olmasına, nötr bir kokusu olmasına, yoğun balık kokusunun olmamasına dikkat edilmelidir. Konserveler içindeki ton balığı ve kalkan, kılıç balığı gibi dip balıkları civa ve diğer ağır metalleri içeriğinden dolayı verilmemelidir. Dil balığını civa oranı düşük olmasına rağmen omega 3’ü düşük olduğu için vermek gereksizdir. Midye, karides, ıstakoz gibi deniz ürünleri allerjik reaksiyonlara neden olabileceğinden 1 yaşından önce verilmemelidir. Balığı tanıması için kılçıkları ayıklanmış balığı bütün halde sunabilirsiniz. Yağlı balıkları çorbaların içine katarak da verebilirsiniz.

-ciğer: tercihen kuzu ciğeri, az tuzlu suda haşlanır, zarı çıkartılır, püre şeklinde sebze püresinin içine karıştırılabilir, genelde 15 günde bir, en sık haftada 1 kez verilebilir, püre halinde çorbalara eklenebilir.

-yayla, tarhana, mercimek, şehriye çorbaları

-ezilmiş makarna/pilav (beyaz makarna ve pilavı tercih etmeyin, siyez bulguru ve makarnası, tam buğdaylı makarna, esmer pirinç tercih edin)

-ekmek: tam buğday ekmeği, karabuğday (greçka) ekmeği ya da siyez buğdayı ekmeği içi yedirilebilir. Beyaz ekmek (glisemik indeksi yüksek, obesiteye yol açabilir) ve kepek ekmeği (bağırsaklardan mineral emilimini azaltıyor, besleyiciliği diğer ekmeklere göre düşük, 3 yaşına kadar vermemek gerekir) önerilmez.

-zeytin: blenderden geçirilerek ezme şeklinde verilebilir, piyasadaki zeytin ezmeleri çok tuzlu olduğundan ve katkı maddeleri içerdiğinden dolayı önerilmez.

-yulafla hazırlanmış muhallebiler, yulaf ve arpa ezmesi, buğday ruşeymi, siyez unu.

-bisküvi: fazla kavrulmuş, koyu renkte ve yanık olmamasına dikkat edin, açık renkte olanları tercih edin. Doğal yollarla tatlandırılanları (elma suyu vb) tercih edin.

-ıspanak, brokoli, karnabahar, pazı, kereviz, pancar, enginar (kabız bebeklere önerilebilir, limonla ovduktan sonra buharda haşlayıp püre kıvamında patatesle ya da tek başına verebilirsiniz)

9 aylıkken: yukardakilere ek olarak

-bakliyatlar (kuru fasulye, nohut, mercimek): çok iyi pişirilerek tel süzgeçten geçirilerek kabukları çıkartılır.

-domates: allerji riski nedeniyle 9 ayın altında verilmemeli, mide reflüsü olan bebeklerde de reflüyü artırabileceği için verilmemelidir.

-karpuz, kivi (yoğurtla ya da diğer meyvelerin püreleriyle verilebilir. kalorisi yüksek olduğu için az kilo alan bebeklere önerilebilir), portakal, mandalina meyveleri ve suları (suları verilecekse posalarıyla beraber verilmeli), limon suyu (narenciyeler reflülü bebeklerde verilmemelidir)

10 aylıkken: yukardakilere ek olarak

-çilek (günde 1-2 tane), tropikal meyveler

12 aylıkken: yukardakilere ek olarak

-bal

-yumurta beyazı

### 1 yaş altında verilmemesi gerekenler!!!: inek sütü, bal, yumurta beyazı, tuz, şeker, baharatlar, çay, kahve, kabuklu deniz ürünleri (midye, karides, ıstakoz), işlenmiş besinler, kızarmış besinler, ceviz dışındaki yemişler*, üzüm**, yumuşak yapışkan besinler (fıstık ezmesi, lokum), böğürtlen***, dut***, incir***

 (*hava yollarına kaçma ve allerji riski nedeniyle)

 (**hava yollarına kaçma riski nedeniyle)

 (***ishale neden olabilir)

### 2 yaş altında verilmemesi gerekenler: bakla, mantar, patlıcan, antep fıstığı

Öğün öğün beslenme çizelgesi

8-9 aylıkken:

Saat 08.00: anne sütü/ biberon maması+kaşık maması, bir miktar ekmek içi, yumurta sarısı, 1 tatlı kaşığı tuzu alınmış peynir, 1 çay kaşığı reçel (önce ayrı ayrı, sonra ezilerek birbirleriyle karıştırılabilir)

Saat 10.00: meyva püreleri (elma, şeftali, muz), elma suyu, kavanoz maması

Saat 12.00-13.00: anne sütü/ kavanoz maması, etli sebze püresi, karışık sebze maması

Saat 15.00-16.00: yoğurt, meyve püresi (yoğurtla karıştırılarak verilebilir), kaşık maması

Saat 18.00-20.00: anne sütü/ kavanoz maması, pirinç unu+mamayla hazırlanan muhallebi

Gece: anne sütü/ biberon maması

9-12 aylıkken:

Saat 08.00: anne sütü/biberon+kaşık maması, pekmez, yumurta sarısı, beyaz peynir, ince bir dilim ekmek

Saat 12.00: anne sütü/kavanoz maması, sebze püresi, püreye karıştırılmış tavuk/ dolmalar/ kıymalı sebze yemekleri/ kıymalı patates/ sebzeli-terbiyeli köfte/ iki tatlı kaşığı haşlanmış karaciğer rendesi (en sık haftada 1 kez), kuru baklagil

Saat 16.00: yoğurt, meyve püresi, kaşık maması

Saat 20.00: anne sütü/ kavanoz maması, tarhana çorbası, 2-3 çorba kaşığı sebze püresi, muhallebi

Gece: anne sütü/biberon maması

12 ay üstü:

Saat 08.00: anne sütü/ 1 yaş sonrası devam sütleri/büyüme sütleri+kaşık maması, 1 tatlı kaşığı peynir, 1 tam yumurta (gün aşırı), ince dilim ekmek, 1 çay kaşığı bal ya da pekmez

Saat 12.00: anne sütü/ kaşık maması, etli sebze yemeği, sebzeli-terbiyeli köfte, dolma, mantı/makarna, patates

Saat 16.00: kaşık maması, yoğurt, sütlaç, meyve, bisküvi/ekmek

Saat 20.00: 2-3 çorba kaşığı sebze püresi, ezilmiş makarna/pilav, yoğurt, kavanoz maması, koyu şehriye çorbası

Gece: anne sütü / biberon maması/ kaşık maması

Mide barsak enfeksiyonu, kulak enfeksiyonu özellikle dış kulak yolu enfeksiyonu, göz enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, sinüzit, ciltte mantar enfeksiyonu, alerjik deri ve solunum yolu problemleri havuza giren çocuklarda görülebilen durumlardır.

Mide Bağırsak Enfeksiyonları

Havuz kaynaklı enfeksiyonların başında gelmektedir. Sıklıkla bakteriyel salmonella, şigella, escherichia coli gibi; viral rotavirüs, adenovirüs, enterovirüs, norovirüs, hepatit A virüsü gibi ya da parazit kökenli kriptosporidium, amip, giardia, kıl kurdu gibi mikroplarla oluşur. Bunların içinde en sık viral kökenli enfeksiyonlarla karşılaşmaktayız.

                                                         

Nasıl bulaşır?

Ağız-dışkı, tükürük, solunum yolu ve yakın temasla bulaşma gerçekleşir. Havuz suyuna karışan bu mikroorganizmalar birkaç saatten bir kaç güne kadar canlılığını sürdürüp, çok az miktarda su yutulmasıyla bile duyarlı çocukları enfekte edebilir. Dezenfeksiyon sistemleri çok iyi olan, iyi bakımlı havuzlarda da bu risk bulunur.

Belirtileri ve tanısı nasıl konur?

Mide bağırsak enfeksiyonları genellikle kusma ve hafif ateş ile başlar, ishal ve karın ağrısıyla devam eder. Muayeneyle beraber enfeksiyon değerlendirilir; gerekirse kan, idrar ve dışkı analizleri istenebilir.

Tedavisi nasıldır?

Belirtilere yönelik tedavi yaklaşımları ve ishal diyeti ile çoğu hastalık kontrol altına alınabilir. Mide bağırsak enfeksiyonlarının en ciddi tablosunu kusma ve ishal yoluyla sıvı elektrolit kaybı oluşturur. Kusma ile ishal durdurucu ilaçların ve antibiyotiklerin faydası olmayabileceği gibi yan etkileri de olabilir. Bu nedenle sıvı elektrolit dengesini sağlamaya yönelik diyet uygulamaları önemlidir.

İshal diyeti nasıl olmalıdır?

Hafif içecek ve yiyecekler tüketilmelidir. Kusma aşamasında hafif içeceklerden oluşan bir diyet tercih edin. Çocuğunuza havuç suyu, şeftali suyu, az yoğun bir ayran, pirinç suyu, açık çay veya gazı alınmış şekersiz soda verin. Bu içecekleri az miktarda ve sık aralıklarla içirin. Çocuğunuz arada kussa bile bu diyete devam etmeye özen gösterin. Kusma periyodları esnasında kusma kesilinceye kadar çocuğunuza zorla yemek yedirmeye çalışmayın. Yemek yedirmeye zorlayınca mide bu besinleri sindiremeyecek ve bu durum kusmayı tetikleyerek sıvı elektrolit kaybını artıracaktır. Kusma tamamen kesilip ishal başladıktan sonra bu içeceklere ek olarak muz, şeftali, havuç, patates, pirinç püreleri, yoğurt çorbası, yağsız makarna, pirinç pilavı, haşlanmış et ve tavuk gibi yarı katı besinlere ufak ufak başlayabilirsiniz.

Hangi durumda doktora başvurmalı?

İshal kanlı ve sümüklü ise, ishal 5-7 günden uzun sürmüşse, 8-10 kereden fazla kusmuşsa, ateş 39° üzerinde ise ve 2 günden uzun süredir devam ediyorsa, ağızdan beslenme yetersizse, sıvı elektrolit kaybı belirtileri ortaya çıkmaya başlamışsa (idrar miktarında azalma, ağız kuruması, göz kürelerinin çökmesi, bebeklerde bıngıldağın çökmesi, göz yaşının azalması, karında cilt gerginliğinin azalması, şuur değişikliği, dalgınlaşma, uykuya eğilim, solunumun hızlanması gibi) zaman kaybetmeden doktora başvurun.

Mide-bağırsak enfeksiyonlarından nasıl korumalı?

Yeterli dezenfekte edildiğini düşündüğünüz havuza çocuğunuzu sokun. Havuzda suyu yutmayacak şekilde tutun. Havuza kendi girebilecek yaşta ise havuz suyunu yutmaması konusunda uyarıda bulunun. Rotavirüs ve hepatit A aşılarını yaptırın.

 

Hastalıkları tedavi etmek ya da hastalıkların tedavi edilmesine yardımcı olmak amacıyla ozon gazının değişik yollarla vücuda verilmesi olarak tanımlanan ozon tedavisi, romatizmal hastalıklardan bel ve boyun fıtıklarına, myofasial ağrı olarak tanımlanan inatçı kas ağrılarına kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanılıyor.

Özellikle son yıllarda fizik tedavinin ilgi alanına giren romatizmal ağrılar, eklem kireçlenmeleri, omuz ağrıları, bel ve boyun fıtıkları gibi birçok hastalıkta yeni tedavi yöntemleri sıklıkla kullanılmaya başlandı. Ozon tedavisi ve PRP gibi yöntemlerin komplikasyonlarının az olması kullanımını daha cazip hale getiriyor. Medistate Kavacık Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. İlker Garipoğlu, birçok hastalığın tedavisinde başarıyla kullandıklarını söylediği ozon tedavisi hakkında sorularımızı yanıtladı...

                                                                 

Ozon tedavisi ne zamandan beri kullanılıyor? Medikal ozon tedavisi ya da ozon terapi, hastalıkları tedavi etmek ya da hastalıkların tedavi edilmesine yardımcı olmak amacıyla ozon gazının değişik yollarla vücuda verilmesi olarak tanımlanabilir. İtalya ve Almanya kaynaklı bir tedavidir. Ozon yüksek dozlarda verildiğinde zararlı etkiler doğurabiliyor, bu nedenle, medikal ozon tedavisinde uygulanan saf ozon değil; düşük oranda ozon ve büyük oranda oksijen gazı karışımıdır. Oksijen içindeki ozonun miktarı ise tedavi edilen hastalığa ve uygulama yöntemine göre değişiklik gösteriyor.

Ozon hastalıklara nasıl etki ediyor? Ozon üç oksijen atomundan oluşmuş olup (O3) unstabil bir molekül. Vücuda verildiğinde hemen peroksidlere dönüşüyor. Peroksidler, güçlü oksidan moleküller olduğundan bu güçlü oksidanlara karşı vücut tüm antioksidan sistemlerini devreye sokuyor. Buna da terapötik şok etkisi denir. Böylece vücutta damar tıkanıklığı, dolaşım-oksijenlenme bozukluğu, romatizmal hastalık, sinir basısı gibi durumların olduğu bölgelerde oluşan oksidan moleküller nötralize ediliyor. Bu sayede özellikle ağrı azaltılıp iyileştirici etki oluşuyor. Gözlemler ve yapılan araştırmalar, ozonun henüz tam açıklanamayan başka etkilerinin de olduğunu destekliyor.

Ozon tedavisi hastaya nasıl veriliyor? Ozon tedavisinin uluslararası kabul görmüş çok çeşitli uygulama şekilleri var. Tedavi şeklinin seçimi her hastalığa göre değişeceği için hangi yöntemin kullanılacağı hekim tarafından belirleniyor.

Bel fıtığı tedavisine farklı bir yaklaşım Ozon tedavisi bel fıtığında da kullanılıyor mu? Ozon tedavisinin bel fıtıklarının tedavisinde kullanımı eski olmakla beraber, bu konudaki bilimsel çalışmalar görece daha yeni. Özellikle son yıllardaki araştırmalar ozon enjeksiyonlarının bel fıtığının tedavisinde güvenilir ve etkin bir yöntem olduğunu gösterdi. Bu çalışmalarda iki tip ozon uygulamasının bel fıtığında etkinliği gösterildi. Bunlarda biri intra-diskal dediğimiz bel fıtığının olduğu bölgeye, uzun özel iğnelerle bilgisayarlı tomografi eşliğinde yapılan uygulamalar. Diğer yöntem ise bizim de kendi kliniğimizde uyguladığımız yöntem olan ve fıtık seviyesinde belin yan kaslarına iki taraflı olarak standart enjektörlerle uygulanan yöntem. Paravertebral kaslardan ozon uygulamasında, sinir zedelenme ihtimali yok. Ayrıca bu yöntemde görüntüleme de gerekmediğinden hasta radyasyona maruz kalmıyor. Bir avantajı da intra-diskal yönteme göre daha ekonomik olması. Bu yöntemin intra-diskal yönteme göre belki de tek dezavantajı; bir kez değil, haftada en az bir, en fazla üç olacak şekilde, beş ile 15 kez arasında uygulama yapılması. Bu yöntem özellikle komplikasyonlar açısından son derece güvenli. Belden yapılan ozon enjeksiyonundan en fazla yarar görecek hasta grubu hangisi? Akut başlangıçlı, özellikle bacağa yayılan siyatalji şikayeti olan fıtık hastaları. Kronik ve ameliyat olmuş hastalarda yöntemin başarı oranı düşüyor. Hasta ozon enjeksiyonu sonrası, 3-5 dakika ile 1-2 saat içinde geçen hafif bir yanma hissedebiliyor. Bu fıtık ağrısının arttığı şeklinde düşünülmemeli. Ozon enjeksiyonunun en önemli özelliği çok çabuk etki etmesi. Yani enjeksiyonu yaptıktan dakikalar sonra hasta bacağındaki ve belindeki ağrının azaldığını hissedebiliyor. Bu erken iyilik hali genelde hastanın tedaviden çok yarar göreceği anlamına geliyor. Devam eden enjeksiyonlarla beraber hastanın ağrısı giderek azalıyor ve genellikle 5 ile 15 seans arasında tam şifa ile sonuçlanıyor. Bel fıtığının gerçek tedavisinin, iyileştikten sonra bir daha tekrarının olmasını önlemekle olacağı her zaman akılda tutulmalı.

Ramazan ayı 11 ayın sultanı vücudumuzu dinlendirme, arındırma bedensel ve ruhsal dinginliği sağlamamız gereken bir süreçtir. Bu süreçte vücudumuza eziyet etmeyip sağlıklı ve ruhsal olarak da iyi bir ay geçirmemiz gerekmektedir. Ramazanın amacı kilo kaybı olmamalı, ramazanın amacı sağlıklı beslenerek vücudumuza iyi bakmak olmalıdır. Vücudumuzda kas kaybı olmamasını sağlamak, eğer fazla kilomuz varsa yağ kaybı sağlamaya çalışabiliriz fakat kendimizi strese sokarak değil sağlıklı beslenerek ramazanın amacına uygun bir şekilde kilo kaybı sağlamalıyız. Mutlaka sahura kalkmalıyız sağlıklı besinler sahurumuzda bulundurmalıyız. Yumurta, süt veya yoğurt, peynir, ceviz ve tam buğday ekmeğimiz mutlaka sahurda olsun. İftarda çorba ve hurmamızı tüketip 15 dakika dinlenip ana yemeğimize geçelim. Şerbetli tatlı yerine iftardan 1 saat sonra sütlü tatlı ya da meyve tatlıları veya meyve tüketebiliriz. İftardan 1 saat sonra yürüyüşler yapın. 2.5 litre su tüketimine mutlaka özen gösterin.

                                 

Bağırsak floranızın sağlığı için probiyotikli limonata, probiyotikli hurmalı milkshake, probiyotikli soğuk kahve, probiyotikli yulaflı keçiboynuzu unu ile yapılmış kurabiyeler tüketebilirsiniz.

Metabolizmanızın hızlanması için acı biber, zencefil, biberiye, yeşil çay, tarçın, elma sirkesi, avokado, ananas, greyfurt, keten tohumu, çörek otu kullanabilirsiniz.

1- İftardan Sahura kadar olan sürede yeterli su tüketimine dikkat!

Gün boyunca vücudumuz susuz kaldığı için iftardan sahura kadar olan sürede 2- 2,5 litre su mutlaka tüketilmelidir. Suyun kolay içimini sağlamak için her saat başında  1-2 bardak  su tüketmeyi deneyebilirsiniz ve suyun içine limon, nane yaprağı, tarçın kabuğu, karanfil atarak aromalandırabilirsiniz.

2- İftarda şerbetli tatlılara dikkat!

İftarda şerbetli tatlılar yerine sütlü tatlılar, meyve tatlıları veya meyve yemekten 1 saat sonra tüketebilirsiniz.  Meyveleri kiloyla değil adet adet tüketmeliyiz. Karpuz, kavun, üzüm, incir, hurma, kuru kayısı gibi şekerli meyveler tatlı ihtiyacınızı karşılamanıza yardımcı olacaktır. Meyveli, tarçınlı süt ile yapılmış milkshakeler tatlı ihtiyacınızı karşılamak için kullanabilirsiniz.

3- İftar sonrası yürüyüşler yapın!

İftar yemeğinden hemen sonra televizyon veya bilgisayar karşısına geçmek, koltukta dinlenmek yerine biraz hareket etmek, kısa mesafeli yürüyüşler yapmak sindirime yardımcı olması açısından yararlı olacaktır ve kilo kontrolü sağlamanızda büyük destek olacaktır. Dışarı çıkma imkanınız yoksa evde egzersizler yapabilirsiniz.

4- Bitki çayları tüketin fakat diüretik çaylardan ramazanda uzak durun!

İftardan sahura kadar olan sürede metabolizmanın hızlanması için yeşil çay, sindirim sorunları ve oluşan ödemi atmak içinde rezene çayı, melisa çayı, papatya çayı, yaşanan kabızlık problemleri için bamya çiçeği çayı tüketimine özen gösterilmelidir. İdrarla vücuttan çok fazla su atılımını sağlayan sinameki, kiraz sapı, mısır püskülü içeren diüretik çaylardan ramazan ayında uzak duralım. Bitki çaylarınıza kan şekerinizi dengelemesi için kabuk tarçın atabilirsiniz, ramazanda özellikle görülen ağız kokuları içinde karanfil çaylarınıza ekleyebilirsiniz.

5- Çayınızı ve kahvenizi iftardan 1 saat sonra tüketin!

İftarda yemekle birlikte tüketilen çay, kahve demir emilimini azalttığı için iftardan 1 saat sonra açık çayınızı ya da kahvenizi tüketebilirsiniz. Çok fazla çay tüketiminin diüretik etkisi; vücuttan fazla su atılımına etkisi olduğu unutulmamalı aynı zamanda çok fazla çay ve kahve kabızlığı artırabileceği için ramazan ayında tüketilen çay ve kahve miktarı çok abartılmamalıdır. Kahvenin metabolizmayı hızlandırıcı etkisi olduğu da unutulmamalıdır.
 
                                                     

6- Ramazanda kabızlık problemine dikkat!

Beslenme düzenindeki değişikliklere bağlı olarak oluşabilecek kabızlığı önlemek için, yemeklerde lif oranı yüksek gıdalar (kuru baklagiller, kepekli tahıllar, sebzeler) ve ara öğünlerde de taze kabuklu meyve ve kuru meyveler, ceviz, fındık, badem gibi kuru yemişler tercih edilmelidir. Salatalara ek olarak zeytinyağı eklenmelidir.  Su tüketimine iftar- sahur arası mutlaka özen gösterilmelidir. Keten tohumu, çörek otu, chia tohumu yoğurtlarınıza veya salatalarınıza ekleyebilirsiniz. Bozulan bağırsak floranızın düzene girmesi için prebiyotik takviyesi mutlaka alın. Düzenli kefir tüketimine özen gösterin.

7- Tokluk sinyali beyine 20 dakikada gider!

Yemekleri hızlı tüketmekten kaçınmalı, yavaş ve iyice çiğneyerek tüketilmelidir. İftarda kan şekerinizin dengelenmesi için orucunuzu hurmayla açabilirsiniz. İftara çorba ve salata ile başlayıp, çorbayı içtikten sonra 15 dakika bekleyip daha sonra ana yemeğinize geçerseniz hem daha az besin tüketirsiniz hem de birden midenize yüklenmeyip mide problemlerini en aza indirmiş olursunuz.

8- Sahura mutlaka kalkın!

Ramazan ayında uzun süre aç kalınması (özellikle sahura kalkmayan kişilerde) vücudumuzda birtakım fizyolojik değişikliklere neden olmaktadır. Uzun süre aç kalınması kan şekerinin düşmesine, midede yanma, baş dönmesi, halsizlik, düşük tansiyona, sürekli üşümeye, kilo alımına neden olabilir. Sahura mutlaka kalkılmalı ve kaliteli proteinler içeren bir beslenme programı sahurda uygulanmalıdır. Yemek tüketip yatmak daha sonra sahura kalkmamak doğru değildir çünkü açlık süresi daha da uzar. Sahurda yemek yenilince de hemen uykuya geçilmemelidir. En azından bir yarım saat evde vakit geçirilmelidir.

9- Kızartmalardan, hamur işlerinden şekerinizi ani yükseltecek yiyeceklerden uzak durun!

Müslümanların 11 ayın sultanı olarak kabul ettikleri ramazan ayında oruç tutan insanların yeterli ve dengeli beslenmeleri çok önemlidir. Beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine enerji verip aynı zamanda kan şekerinizin dengede kalmasını sağlayan bulgur pilavı, çavdar veya tam buğday ekmeği veya kepekli makarna gibi posalı besinler tercih edilmelidir. Bu besinler gün içinde daha tok kalmanızı da sağlayacaktır. Özellikle kızartmalardan, hamur işlerinden, aşırı şeker ve yağ içeren besinlerden uzak durmanız, gece oluşabilecek hazımsızlıklara, mide yanmalarına ve kilo problemlerine karşı sizi koruyacaktır.

10- Ramazanda 2 ana öğün, 2 ara öğün kuralına dikkat!

Yeterli ve dengeli beslenmenin ramazan ayında da sürdürülebilmesi için günün oruç tutulmayan bölümünde en az üç öğünü tamamlamak ve sahur öğününü atlamamak gerekir. Öğünler sahur ve iftar olmak üzere iki ana ve iftardan sonra 1-1,5 saat aralıklarla iki ara öğün olarak düzenlenmelidir. Ara öğünlerde meyve, ölçülü miktarda fındık, ceviz, badem, süt, yoğurt tercih edilebilir. Sahurda sadece su içerek niyetlenmenin zararlı olduğu unutulmamalıdır

11- Ramazanda maden suyu tüketimine özen gösterin!

Yaklaşık 16 saat boyunca susuz kalan vücudumuzda terleme ile birlikte elektrolit kayıpları olmaktadır bu yüzden ramazanda iftarla sahur arası 1-2 tane maden suyu tüketimine özen gösterin. Maden suyunuza limon sıkabilirsiniz, şekersiz limonatanıza katabilirsiniz ayran veya kefirinize katarak harika içecekler oluşturabilirsiniz. Tansiyon hastalığı olan bireyler maden suyunu doktorlarına sormadan kullanmamalıdır.

İdrar Kaçırmanın Kişisel Yönetimi

İdrar kaçırmanın birçok tedavi yöntemi vardır. Eğer semptomlar sizi etkiliyorsa üroloğunuzla görüşmeniz iyi olacaktır. Doktorunuzla idrar kaçırma sorununuzu konuşmak can sıkıcı olabilir, fakat sizin sağlığınız için oldukça önemlidir.

Herkesi tedavi eden tek bir yöntem yoktur. Sizin idrar kaçırmanızla ilgili olarak aldığınız önlemler kaçırma sorununuzu ciddi şekilde düzeltebilir ve daha iyi bir hayat kalitesi sağlayabilir. Bu tedbirler hayat tarzı değişiklikleri, mesane ve pelvik taban kas egzersizleridir. Ameliyat ve ilaç tedavileri gibi yöntemler, bu yöntemler işe yaramadığında uygulanabilir.

Hayat tarzı değişiklikleri

Günlük diyetinizin idrar kaçırmanız üzerinde etkisi olabilir. Ne zaman, neyi, ne kadar içtiğinize veya yediğinize bakarak idrar kaçırmanızı etkileyen yiyecek ve içecekleri kendiniz saptayabilirsiniz.

Kafein, alkol ve yumuşak içecekler idrar kaçırmaya neden olmaz, fakat bazı kişilerde sıkışma hissini ve sık idrara gitmeyi artırır. Bu tür içeceklerden kaçınmanız sizin durumunuzu bir miktar düzeltebilir.

Kabızlık ve aşırı kilo alımının idrar kaçırma ile bağlantısı bulunmaktadır.

Mesane eğitimi

Doktorunuz size mesane eğitimi yapmanızı önerebilir. Mesane eğitiminin ilk aşaması bir işeme günlüğü tutulmasıdır. Bu günlükte ne kadar sıvı içtiğiniz, ne sıklıkta idrar yaptığınız ve ne kadar idrar miktarınız olduğu kaydedilir.

Pelvik taban kas egzersizleri

Pelvik taban kasları idrar torbanızı ve barsaklarınızı destekler. Bu kaslar yaşla, hastalıkla veya hormonal değişikliklerle birlikte zayıflayabilir. Zayıf pelvik taban kasları ise idrar kaçırmaya neden olabilir.

Pelvik taban kas egzersizleri ve bu egzersizler için dizayn edilmiş programlar idrar kaçırmayı düzeltebilir. Bu programlar sizin ihtiyacınız çerçevesinde oluşturulan pelvik taban kas egzersizleridir.

İdrar kaçırma için ilaç tedavisi

İdrar kaçırma tedavisi idrar kaçırmanın çeşidine, ne kadar şiddetli olduğuna ve neyin sebep olduğuna bağlıdır. İdrar kaçırmayla kendi başına üstesinden gelme tedavileri (bakınız İdrar Kaçırmanın Yönetimi) çoğu zaman ilaç tedavisiyle birleştirilir. Doktorunuz ile birlikte hangi ilaç tedavisinin sizin için en uygun olduğuna karar verebilirsiniz.

İdrar kaçırma tedavisinde kullanılan başlıca ilaçlar, muskarinik reseptör antagonistleri (MRA), mirabegron ve östrojendir. Diğer ilaçlar arasında desmopressin ve duloksetin yer alır.





Cerrahi Yöntemler

Askı Yerleştirilmesi

Askı yerleştirilmesi, stres tipi idrar kaçırması olan kadınlarda standart cerrahi tedavi yöntemidir.

Askılar pelvik taban kaslarına destek sağlar ve üretranın dolu bir mesaneye karşı daha iyi bir direnç göstermesine yardımcı olur.

Askılar üretrayı desteklemek için üretranın altına yerleştirilir.

Aşağıdaki özelliklere bağlı olarak değişik tipte askılar bulunur:

  • İçerikleri. Askılar sentetik olabilir, insan ya da hayvan dokusu içerebilir.
  • Şekilleri. Askılar değişik uzunluk ve kalınlıkta olabilir.
  • Dokuya tutunma şekilleri Hangi askı çeşidinin önerileceği sizin bireysel durumunuza ve ihtiyaçlarınıza bağlıdır. Bu ayrıca değişik askı çeşitlerinden hangilerinin sizin hastanenizde bulunduğuna ve cerrahınızın deneyim durumuna da bağlıdır.

Ne zaman bir askı operasyonu düşünmeliyim?

Askı yerleştirilmesi SUI için en çok önerilen tedavi seçeneğidir. Olguların %85-90’ında askılar SUI’yı iyileştirmektedir. Eğer cerrahi başarılı olursa, etki genellikle uzun sürelidir. Eğer karışık tipte idrar kaçırmanız varsa da doktorunuz bu cerrahiyi önerebilir. Bu cerrahi yöntem SUI şikayetlerini düzeltmeyi hedeflediğinden daha az etkili olabilir.

Askı nasıl yerleştirilir?

Ameliyat için genellikle lokal ya da spinal anestezi uygulanır, ancak bazı vakalarda genel anestezi önerilir.

Öncelikle doktorunuz bir kateter yerleştirerek ameliyat boyunca mesanenizin boş kaldığından emin olur. Daha sonra doktorunuz askıyı yerleştirmek için vajinal duvarın önüne kesi yapar. Hamak tarzında bir askı oluşturmak için askının her iki ucu üretranın her iki yanına konumlandırılır. Son olarak askının uçları dokuya tutturulur.

Retropubik askılarda uçlar pubik kemiğin hemen üzerinde tutturulur.

Transobturator askıda askının uçları kasık etrafındaki dokuya tutturulur.

Aşırı Aktif Mesane ( Mesane içi Botox uygulama – TENS uygulamaları )

Yan etki nedeniyle ilacın devam edilemediği durumlarda BoNT-A uygulaması yaygınlaşmıştır ve Avrupa Üroloji Kılavuzu (2012) Üriner İnkontinans bölümünde Onabotulinum toxin A (100-300 U) uygulamasını sıkışma tip idrar kaçırma tedavisinde Kanıt Düzeyi 1 olarak önermektedir.

Prostat Ameliyatından Sonrasında Stresten İdrar Kaçırma

Prostat ameliyatı, stresten idrar kaçırma (SUI) riskini artırmaktadır. Bunun nedeni prostatın üretrayı çevrelemesi ve dolu mesanenin basıncına karşı direnç oluşmasına yardım etmesidir. Eğer prostatınız kısmen veya tamamen alınmışsa bu sizin üriner sfinkterinizin basınca dayanıklılığını etkiler.

Burada prostat ameliyatından sonra oluşan SUI’nin tedavi seçenekleri görülmektedir. En yaygın uygulanan tedaviler:

  • Pelvik taban egzersizleri
  • Askı yerleştirilmesi
  • Yapay kompresyon cihazları (balon yerleştirme)
  • Artifisyel Üriner Sfinkter İmplantasyonu (AÜS)

Yenidoğan bebeklerin karşılaşabileceği sorunlar

  1. Yenidoğan sarılığı
  2. Polisitemi
  3. Yaş akciğer
  4. Gaz sancıları

Siz ona kavuşmanın heyecanını yaşarken o, yeni geldiği dünyaya uyum sağlamaya çalışıyor. Bebeğiniz ve sizin için pek de kolay olmayan bu süreci kolaylaştırmanın en doğru yolu ise olası hastalıklara karşı bilinçli davranmanız olacak.

Dünyanın en güzel mucizesini kucağınıza almanın tarifi yoktur elbette. Üstelik bu mucize için uzun süre beklemiş ya da çok zorlu bir süreç sonrasında bebeğinize kavuşmuşsanız… Böylesine yoğun duygular yaşarken aslında yenidoğan bebeklerde görülmesi son derece normal olan bazı hastalıklar mutluluğunuza gölge düşürebilir. Örneğin, anne karnındaki bebeğin doğum sonrası dış ortama adaptasyonu her zaman kolay olmayabiliyor, dolayısıyla bunun için tıbbi desteğe ihtiyaç duyulabiliyor. Bağışıklık sistemi de zayıf olduğu için yenidoğan bebeklerde enfeksiyonlar da görülebiliyor. Ancak bu sorunlar sizi korkutmasın! Yenidoğan bebeklerdeki hastalıkların çoğu, uygun tedavi edildiğinde ileride bebeklerde herhangi bir sağlık sorunu yaratmaz. Fakat ihmal edildiğinde bebekte kalıcı sorunlar da olabileceğini unutmamalıyız. Bu nedenle doğru ve zamanında tanı ile doğru tedaviye dikkat çeken Medistate Kavacık Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Fatma Çakmak Çelik, öncelikle ebeveynlerin bilgi sahibi olmasının önemli olduğunu söylüyor. Anne ve baba olarak bebeğinizdeki en küçük sorun karşısında endişeye kapılmanız doğal. Ancak Dr. Çelik’in yenidoğan bebeklerin karşılaşabileceği bazı sorunları aktardığı bu yazımız, size rehberlik edecek ve endişelerinizi azaltacak.




  1. YENİDOĞAN SARILIĞI

Kanımızda bulunan bilirubin maddesindeki yükseklik nedeniyle meydana gelen sarılık, bilirubin kırmızı kan hücrelerinin parçalanması sonucu ortaya çıkıyor. Yenidoğanın kırmızı hücre sayısı fazla olduğu için bilirubin değerleri de yüksektir. Bilirubin karaciğerde metabolize olup vücuttan atılır. Bu atılımdaki sorunlar da sarılığa sebep olabilir. Yenidoğan sarılıklarının büyük bir kısmı fizyolojiktir, bebeğe zarar vermez, tedavi gerektirmez, kendiliğinden geçer. Fakat anne ve bebek arasında kan uyuşmazlığı, bebekte kanama, bebekteki bazı enfeksiyonlar patolojik sarılığa sebep olup tedavi gerektirebilir. Bazen bilirubin kanda çok yükselerek beyinde hasar yapabilir. Bu nedenle sarılığı olan bebeklerin yakın takibe alınarak, gerektiğinde uygun şekilde tedavileri yapılmalıdır. Tedavide fototerapi ve gerekirse kan değişimi uygulanır. Hayatın ilk günlerinde bebek iyi beslenemezse bu durumda da sarılık görülebilir. Bu nedenle anneye iyi bir emzirme eğitimi verilmeli ve bebek ilk günlerde sık beslenmelidir.

  1. POLİSİTEMİ

Polisitemi, kanda bulunan kırmızı kan hücrelerinin yoğunluğunun normalden fazla olmasıdır. Bu durum organ ve dokularda beslenme bozukluğu yaparak hasara neden olabilir. Yenidoğan bebeklerde polisitemi yüzde 1-5 sıklığında görülür. Annede diyabet olması, bebeğin iri olması, bebekte gelişme geriliği olması gibi durumlarda görülme sıklığı artar. Hastalığın tedavisi ise kısmi kan değişimidir.

  1. YAŞ AKCİĞER (YENİDOĞANIN GEÇİCİ TAKİPNESİ)

Anne karnında bebeğin ihtiyaçlarını karşılayan plasenta, kanın temizlenmesi görevini de yapar. Doğum sonrası plasentanın görevi biter ve bebeğin artık dış ortama uyum sağlaması, akciğerlerini kullanması gerekir. Bebek, doğuma hazırlanırken, yani doğum yaklaştığında, bebeğin akciğerlerinde var olan sıvı vücut tarafından emilir. Böylece doğum sonrası bebeğin nefes alması ile akciğerlerine hava dolar. Ancak sıvı emilemezse akciğerler yeteri kadar havayla dolamaz. Bu durumda bebekte hızlı nefes alıp verme, nefes almada güçlük, morarma gibi sıkıntılar görülebilir. Adından da anlaşılacağı gibi hastaların büyük bir kısmında hastalık geçici olup kolay atlatılır. Fakat bazen bu hastalık, adı kadar masum olmayıp uygun yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kuvöze alınarak solunum desteği gerektirebilir. Bu tedavi esnasında çok nadir de olsa bebekleri kaybetme riski vardır ancak yenidoğan yoğun bakım ünitesinde takip edilen bebeklerin büyük bir kısmı iyileşerek taburcu edilir. Bebeğinizi kucağınıza almayı beklerken bu sorunlarla karşılaşmak elbette oldukça güç bir durum. Fakat bebeklerin çok büyük bir kısmının iyileştiğini bilmek sizi rahatlatacaktır.

  1. GAZ SANCILARI (İNFANTİL KOLİK)

Kolik sağlıklı bebekte kontrol edilemeyen, 3 saatten fazla, haftada 3 ya da daha fazla gün ve en az 3 hafta süren ağlama atakları şeklinde tanımlanır. Kolik bir hastalık değildir ve bebeğe uzun dönemde hasar vermez. Genellikle zamanında doğan bebeklerde doğumdan 2-3 hafta sonra başlar. Normalde bebekler acıktıklarında, irkildiklerinde, soğuk bir şey ile temas ettiklerinde, ıslandıklarında ağlarlar. Fakat gaz sıkıntısı olan bebek günün aynı saatinde sebepsiz ağlar. Bu ağlamalar normal ağlamasından daha yüksek sesli olup ani başlar ve bir anda durur. Gaz sancısı sırasında bebek kızarır, bacaklarını kendine doğru çeker. Ancak aileyi çok yoran bu zorlu sürecin, birçok bebekte 4 ay sonunda bittiğini de ekleyelim. Koliği olan bebekle baş etmek elbette kolay değildir. Dolayısıyla bu dönemde anneye destek olmak ve anneyi dinlendirmek çok önemlidir.

NEDEN BAZI BEBEKLER GAZ SANCISI YAŞIYOR?

Bazı bebeklerde gaz sancılarının neden daha sık görüldüğüne dair birtakım teoriler olsa da bunun sebebi tam olarak bilinmiyor. Ancak kesin olan bir şey var ki, hamilelikte veya doğum sonrası anne sigara içiyorsa kolik görülme riski de artıyor. Bebeğin cinsiyeti, anne sütü ya da mama ile beslenmesi, ilk bebek veya son bebek olması kolik görülme sıklığını etkilemez.

Kolik ağlamalarını, hassas bebeklerin kendini rahatlatma şekli olarak yorumlayanlar da vardır. Akşama doğru artık bu bebekler daha fazla gürültüyü ve sesi tolere edemez ve kolik krizi başlar. Başka bir teoriye göre ise bağırsaktaki sağlıklı bakteri dengesindeki bozulma koliğe neden olabilir. Bu nedenle bazı bebekler probiyotiklerden fayda görebilir.

GAZ SANCISI VARSA NE YAPMALI?

Bebeğinizin doktoruyla mutlaka görüşmelisiniz. Doktorunuz sizi dinledikten sonra gerekli görürse tetkik yaparak başka olası sorunları dışlamak isteyebilir. Gaz sancısı zamanlarında neler yapabileceğiniz konusunda size yardımcı olabilir ve gaz damlası önerebilir.

GAZ SANCISIYLA BAŞ ETMEK İÇİN…

Öncelikle koliğin geçici olduğunu bilerek kendinizi rahatlatın. Gaz sancısı başladığında bebeğinizi rahatlatmanın yolları ise şunlardır;

  • Çok sıkı olmayacak şekilde kundak yapın.
  • Sizi hissetmesini sağlayacak sesler çıkarın.
  • Kucağınıza alıp kalbinize yakın tutun, kucaktaki pozisyonunu değiştirin (yüzü koyun gibi).
  • Kucağınıza alıp evde dolaşın.
  • Saç kurutma makinesi, elektrikli süpürge sesi dinletin (internette bu sesleri bulmanız mümkün).
  • Bacaklarına pedal çevirme hareketi yaptırın.
  • Ilık duş sonrası bebek yağı ile karnına masaj yapın.
  • Bebeğinizle birlikte arabanızda kısa bir gezinti yapın.

Yenidoğan bebeklerde;

Kolik, %8-40 arasında Yenidoğan sarılığı, zamanında doğan bebeklerin %60’ında ve erken doğan bebeklerin %80’inde Polisitemi, %1-5 sıklıkta görülmektedir.

Kadınlarda kalp ve damar hastalıkları erkeklere göre çok daha kötü seyredebiliyor. Bunun en büyük nedeni ise beklenenden farklı (kalbin dışında) belirtilerle ortaya çıkması; bu yüzden de hasta ve hasta yakınları tarafından zamanında anlaşılamaması. Örneğin, ilk defa kalp krizi geçiren kadınların “yarıdan fazlasında” daha önceden göğüs ağrısı şikâyeti görülmediğini biliyor muydunuz?

BU BELİRTİLERE DİKKAT!

Kadınlarda kalp krizi belirtileri, erkeklerden farklıdır. Aşağıdaki belirtilerle karşılaşırsanız size en yakın sağlık kuruluşuna gitmeyi ihmal etmeyin.

  • Sırt ve çene ağrısı
  • Nedeni bilinmeyen, ani başlayan çabuk yorulma
  • Nedeni bilinmeyen, ani başlayan nefes darlığı
  • Karnın üst kısmında ağrı
  • Terleme

Kadın kalbi ile ilgili çok şey yazılıp çizilir… Kadın ruhunun erkeklere göre daha hassas ve duyarlı olduğu bilinen bir gerçek. Maalesef bu durum, kadın kalbi için de geçerli. Yapılan incelemelerde kadın kalbi ile erkek kalbinin, tıpkı ruhları gibi farklılıklar taşıdığı görülmüştür. Her şeyden önce kadın kalbi, erkeklere göre daha küçük ve erkek kalbi ise kadınlara göre 1,5 kat daha ağırdır. Kadınların koroner kalp damarları (kalbin kendisini besleyen damarlar) daha ince yapıdadır. Damarların içini döşeyen endotel adının verildiği ve çoğu damar hastalığının gelişmesinde önemli bir role sahip olan tabakanın, kadınlarda daha hassas ve spazma (damar büzüşmesine) daha yatkın olduğu gözlenmiştir.

Günümüzde maalesef kadın ölümlerinin bir numaralı sorumlusu kalp hastalıklarıdır. Öyle ki, kalp hastalığına bağlı ölümler, meme kanserine bağlı ölümlerin yaklaşık 10 katıdır. Hal böyleyken, kadın sağlığında örneğin; meme kanseri, rahim kanseri gibi kadınlara özgü hastalıklar hakkında farkındalığı artırmak amacıyla yapılan özel çalışmaların, kadınlardaki kalp hastalıkları konusunda da yapılmasının önemi daha da artıyor. Ancak bu konuda gerekli özenin yetersizliğine dikkat çeken Medistate Kavacık Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Yusuf Tavil, Medistate Yaşam dergisinin değerli kadın okurlarına özel paylaştığı bilgiler aracılığıyla, toplumsal farkındalığa önemli bir katkı sunuyor…

DAMAR HASTALIKLARI EN RİSKLİ GRUP!

Kalp hastalıkları denince çoğu zaman kalbin damar hastalıkları akla gelir. Çünkü sıklıkla en çok ve en ölümcül olan, kalbin damarlarıyla ilgili hastalıklardır. Kalp krizi, ani ölüm, kalp yetmezliği gibi ciddi sonuçlar doğurması nedeniyle; günümüzde sadece kadınlar için değil, tüm toplum sağlığı açısından konuya ciddi önem verilmesi gerektiği görülüyor.

KADINLARDA DURUM DAHA SİNSİ SEYREDİYOR

Peki kadınlarda kalp ve damar hastalıkları erkeklere göre ne gibi farklılıklar gösteriyor?  Bu konuda son zamanlarda giderek artan bir farkındalık söz konusu ancak halen yeterli değil. Çünkü toplumumuzda “Kalp hastalığı erkek hastalığıdır” gibi bir önyargı söz konusu. Hâlbuki kadınlarda kalp krizleri erkeklere göre daha ölümcül ve daha kötü sonuçlarla seyrediyor. İlk defa kalp krizi geçiren kadınların yarıdan fazlasında daha önceden göğüs ağrısı şikâyeti bulunmuyor. Bir başka deyişle kalp-damar hastalığı daha sinsi bir şekilde ortaya çıkıyor.

Erkeklerde kalp krizinde, sol taraftaki göğüste baskı tarzındaki ağrı sıklıkla görülürken, bu durum kadınlarda daha farklı olabiliyor. Sırt ve çene ağrısı, nedeni bilinmeyen ani başlayan çabuk yorulma ve nefes darlığı, karnın üst kısmında ağrı, terleme gibi bulgularla hastaneye başvuran kadında teşhis, kalp krizi olabiliyor. Şikâyet şeklinin beklenenden farklı ve diğer hastalıklarda da görülebilen şikâyetler olması, zamanında hastaneye başvurmayı geciktirebiliyor. Bu farklılıklar nedeniyle kadınlarda kalp ve damar hastalıkları şüphesiyle ileri araştırma amaçlı hastaneye gönderme oranları erkeklere göre daha azdır.




ERKEKLERE GÖRE KADINLAR NİÇİN DEZAVANTAJLI?

Neden 1: Obezite

Kadınlarda erkeklere göre kalp hastalıkları konusundaki bir başka farklılık ise kalp ve damar hastalıklarının erkeklere göre yaklaşık 10 yıl daha geç ortaya çıkmasıdır. Bu durumun nedeni sadece menopoz değil. Östrojenin kalp hastalıklarından koruyucu etkisi halen tartışılıyor ancak bilinen bir gerçek var ki, kadınlar menopoz sonrası daha yüksek kan lipid düzeylerine, daha çok obezite oranlarına ve daha çok diyabet sıklığına sahipler. Kadınların erkeklere oranla daha hareketsiz olması, egzersizin kalp hastalıklarını koruyucu etkisinin kadınlarda daha da az olmasına neden oluyor. Ülkemizde yapılan bir araştırma, obezite oranının 50 yaş üstü kadınlarda yüzde 50 civarında olduğunu gösteriyor. Bu da oldukça yüksek bir oran.   

Neden 2: Hipertansiyon

Bir diğer önemli risk faktörü hipertansiyon. Kadınlarda hipertansiyon oluşması erkeklere göre daha kolay bir durum. Aşırı kilo alımı ve hareketsiz yaşam hipertansiyonun ortaya çıkışını kolaylaştırabiliyor. Kadınların, hamilelik sırasında gebeliğe bağlı hipertansiyon ve diyabet geçirmesi, ileri yaşlarda diyabet ve hipertansiyonla birlikte kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini de artırıyor.

Neden 3: Meme kanseri geçmişi

Kadınlarda ileri yaşlarda görülen meme kanseri ve bu hastalığın tedavisi sırasında kemoterapi ile radyoterapi alınması, kalp hastalıkların gelişmesi için bir risk unsuru. Bu durumlar damar hastalıklarından ziyade kalp kasının güçsüzleşmesine ve sonucunda kalp yetmezliği gelişimine sebep olabiliyor.

Neden 4: Depresyon ve stres

Kırık kalp sendromu adı verilen, daha çok fiziksel ve ağır stres sonrası yine kalp kasında fonksiyon kaybıyla sonuçlanabilen bir kalp hastalığı da kadınlarda erkeklere göre 9 kat daha fazla görülüyor. Bilinen bir başka gerçek ise, depresyon ve stres faktörlerinin de kalp hastalıkları gelişimini veya oluşumunu tetiklemesi. Depresyon ve stres kadınlarda daha sıklıkla görülüyor ve daha ileri yaştaki risk faktörlerinin birikmesine yol açıyor.

RİSKLERDEN EN AZ 2’Sİ VARSA…

Risk faktörleri konusu, çok iyi değerlendirilmesi ve tedbir alınması gereken bir durumdur. Çünkü risk faktörleri ile doğrudan orantılı olan kalp hastalıklarının ortaya çıkması kolaylaşıyor. Yazımızda bahsettiğimiz risklerden en az ikisinin bulunması, risk faktörü bulunmayan bir kadına göre kalp ve damar hastalıkları görülme riskini 3 - 4 kat artırırken; en az üç riskin aynı anda bulunması, kalp ve damar hastalıkları görülme riskini 9 -10 kata çıkarıyor. Kadınlar risk faktörleri konusunda erkeklere göre daha dikkatli olmalı! Unutulmamalıdır ki, kadınların 40-50 yaş arası kalp ve damar hastalıklarındaki avantajlı halleri, 50-60 yaşlardan sonra maalesef dezavantaja dönüşüyor.

KADINLARDA TEDAVİ DAHA ZOR OLABİLİYOR

Kadınların damar yapısının daha ince ve farklı olması, hastalığa yapılacak olan müdahaleyi ve tedavilere yanıtı daha da zorlaştırıyor. Örneğin damar sertliği, damar içini hızlıca tıkamamanın yanı sıra damar duvarında uzun süre ilerleyip erkeklere göre daha uzun ve ince damar tıkanıklıklarına sebep olabiliyor. Bugün kalp krizleri tedavisinde neredeyse standart hale gelmeye başlayan acil anjiyografi yapılıp tıkalı damarın balon ve stentle açılması işleminde komplikasyonlar (istenmeyen sonuçlar) kadınlarda daha sık görülüyor. Ayrıca kalp krizleri sonrası kalp yetmezliği gelişmesi de kadınlarda daha fazladır.

Tütün kullanımı kadınlar için çok daha tehlikeli!

Tütün mamulleri kullanımının kalp ve damar hastalıklarına olumsuz etkisi kadınlarda daha fazladır. Örneğin bu etki, günlük 1-4 adet sigara kullanımında dahi geçerlidir.

Sizin uykusuzluğunuz hangi tip?

Çok uykunuz var ama uyuyamamaktan mı şikayetçisiniz ya da evinizden farklı bir yerde daha rahat mı uyuyorsunuz? Hangi tip uykusuzluk sorunuyla karşı karşıya olduğunuzu ve kaliteli bir uyku için neler yapmanız gerektiğini bu yazımızda okuyabilirsiniz…

Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi “ÖyIe koIay bir sanat değiIdir uyumak; onun uğruna, bütün gün uyanık durmak gerekir.” Ancak uyumak için yeterli fırsat olmasına rağmen ısrarlı bir şekilde uyumada güçlük yaşamak ve uykusuzluğun gün içine yansıyan olumsuz sonuçları uykusuzluk olarak tanımlanır. Elbette kişiye göre farklı şikayetlere neden olan uykusuzlukta, kimileri uykuya dalmada zorluk çekerken veya uykuya daldıktan sonra sık sık uyanırken, kimileri ise erkenden uyanır ve bir daha uyuyamaz. Sabahları güne adeta yorgun savaşçı gibi dinlenemeden uyanma karşısında, “Aman, uykusuzluk işte ne olacak?” gibi bir yaklaşımı önermediklerini dile getiren Medistate Kavacık Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Dr. Gülistan Halaç ile Göğüs Hastalıkları Doç. Dr. Zehra Yaşar, uykusuzluğun gün içine yansıyan olumsuz etkilerinin önemsenmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar. Uzmanlarımızın uykusuzluğun nedenlerini mercek altına aldığı bu yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz. Nedene bağlı tedaviler ve günlük hayatta alınacak önlemlerle, uykusuzluk problemi ile ortaya çıkan; gündüzleri yorgunluk hissi, huzursuzluk, hırçınlık gibi duygu alanındaki değişmeler, verimlilikte azalma, hatta düşünsel işlevlerde bozulma gibi sorunlarla baş edebilirsiniz…



HER UYKUSUZLUK AYNI DEĞİL!

Uykusuzluk sorunu farklı tiplerde olabilen bir sorun. Özellikle sorunun farklı nedenlerine bağlı olarak farklı uykusuzluk tiplerinin olduğunu söyleyebiliriz.

  1. AKUT İNSOMNİ

Uykusuzluk,  birincil olarak uykunun kendisinden kaynaklanabileceği gibi, başka bir uyku hastalığı veya dâhili, psikiyatrik hastalığın bir belirtisi de olabilir. Zaman zaman açıkça tanımlanabilen stres veya çevresel bir değişikliğe bağlı olarak gelişen, örneğin yabancı bir mekanda bulunma, bir sınav öncesi ya da bol miktarda kahve, çay tüketimi sonrasında uykusuzluk yaşanabilir. Buna “akut insomni” deniyor. Özelliği, uykusuzluğa neden olan etken ortadan kalktığında uykusuzluğun kaybolmasıdır. Eğer uykusuzluk sorunu yaklaşık bir ay süreyle devam ediyorsa mutlaka uzmana başvurulmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, kişinin çevredeki insanların önerdiği ilaçları veya kendi başına eczaneden aldığı uyku ilacını kullanmaması. Aksi durumda uykusuzluk kronik hale gelebilir ve tedavi güçleşebilir.

  1. PSİKOFİZYOLOJİK İNSOMNİ

Akut insomnide bahsettiğimiz gibi geçici bir süre tetiklenen uykusuzluk, kişide uyuyamamayla ilgili gerginlik ve kaygı oluşturmaya başlarsa zaman içinde kısır bir döngüye girebilir (Psikofizyolojik insomni). Uyumak için daha fazla çaba harcanması, daha fazla uyanıklığa ve uykuya daha zor dalmaya neden olabilir. Hasta uyanık olmak istediği durumlarda, örneğin televizyon seyrederken veya bir konuyu dinlerken kolaylıkla uykuya dalabilir ancak yatağına gittiğinde uykusu kaçar. Çünkü genellikle, kişi uyumak için yatağına uzandığında aklına takılan konular hakkında uzun uzun düşünür, bir önceki günün uğraşlarını gözden geçirir, bir sonraki gün karşılaşacağı sorunlarla baş etmek için strateji geliştirir. Bu da hastanın uykuya geçmesini zorlaştırır. Psikofizyolojik insomninin ilginç bir özelliği de, kişinin evinden farklı bir yerde daha rahat uyuyabilmesidir.

  1. KALITSAL İNSOMNİ

Hayat boyu yeterli uyku elde edememe durumudur. Tipik olarak çocuklukta veya en geç erken ergenlikte başlar. Oldukça nadir bir hastalık olan kalıtsal insomninin sıklığı bilinmiyor.

  1. PARADOKSAL İNSOMNİ

Paradoksal insomnide kişi aslında uyumaktadır fakat uyuduğunu algılayamadığı için uykusuzluktan yakınır. Bu tür hastaları tedavi etmeden önce psikiyatrik hastalıklar ile ilişkili uykusuzluklar da araştırılmalıdır.

  1. BAĞIMLILIĞA VE NÖROLOJİK HASTALIKLARA BAĞLI UYKUSUZLUK

Psikiyatrik hastalıklara, ilaç veya madde kullanımına, dahili veya nörolojik hastalıklara bağlı uykusuzluklar da görülebiliyor. Uykusuzluk birincil bir hastalık olması yanında; huzursuz bacaklar sendromu, uykuda periyodik hareket bozukluğu, santral uyku apne sendromu gibi farklı bir uyku hastalığının belirtisi de olabilir. Bu durumda ana uyku hastalığının tedavisi, uykusuzluk yakınmasının ortadan kalkmasını sağlayacaktır.

  1. YETERSİZ UYKU HİJYENİ

Tüm bu uykusuzluk nedenlerinin yanı sıra sıkça karşılaşılan yetersiz uyku hijyenine bağlı uykusuzluk, kişinin alışkanlıkları ve günlük hayat aktivitelerinin iyi kalitede uyku sağlamada yetersizliğe yol açması durumudur. Gece uykusunu kötü yönde etkileyen; gün içi kestirmeler, uykuyu engelleyen alkol kullanımı gibi gündüze ait durumlar veya gece uyku süresini istemli olarak kısaltmak gibi geceye ait durumlar uyku hijyenini bozarak uykusuzluğa neden olabiliyor.

Uykusuzluğun nedenlerini doğru tespit edebilmek için mutlaka bir uyku bozuklukları merkezine başvurulmalıdır!

UYUMA “SANATININ” İNCELİKLERİ

Kendi uyku sürenizi bilmelisiniz. İdeal uyku süreniz, dinlenmiş ve uykunuzu almış olarak uyandığınız uyku süresidir. Size özgü olan uyku düzeninize uymaya çalışın.

  • Akşam saatlerinde uyku saatinden en az 1 saat önce uykuya hazırlanmak için kendinize zaman ayırın. Günün yorgunluğundan ve stresinden uzaklaşın.
  • Uykunuzun kalitesini bozacak; yatmadan önce yemek yeme, çay-kahve içme gibi alışkanlıklardan uzak durun.
  • Kitap okuma, müzik dinleme, duş alma, meyve çayları ya da süt içme gibi sakinleşmenizi sağlayacak ve sizi uykuya hazırlayacak aktivitelere önem verin.
  • Uyku vaktiniz yaklaştıkça üstten aydınlatmaları değil, yerden ve daha loş aydınlatmaları tercih edin.
  • Uykunuz geldiğinde yatak odanıza gidin.
  • Yatak odanızı televizyon seyretme, bilgisayar ya da telefonla ilgilenme alanı olarak kullanılmayın.
  • Yatak odanızın ısı ve nem düzeyinin dengeli olmasına özen gösterin.

Lenf bezi büyümesi

Çocuklarda lenf bezi büyümesi (lenfadenopati) anne ve babalar için çoğu zaman endişe yaratabiliyor. Büyüyen lenf bezleri 1-2 hafta içinde normal boyutlarına dönmüyorsa mutlaka bir doktora başvurulmalıdır.

Vücudumuzda yaygın olarak bulunan lenf bezleri, bağışıklık sisteminde önemli görevler üstlenen, vücudumuzu dış dünyaya karşı koruyan bezelerdir. Bağışıklık sisteminin önemli bir parçası olan lenf bezlerinin temel görevi, vücuda giren enfeksiyonlara karşı savaşmaktır. Hal böyleyken çocuklarımızın sağlığını koruyan bu bezelerin büyümesinde ebeveynlerin endişeli yaklaşımı aslında pek de haksız bir durum değildir. Ancak unutulmamalıdır ki; sağlıklı çocuklarda, hatta yenidoğan bebeklerde dahi küçük lenf bezleri ele gelecek kadar büyüyebilmektedir. Birçok nedenle büyüyebilen bu bezeler çocuklarda, erişkinlerle karşılaştırıldığında enfeksiyon, travma, kedi tırmalaması gibi çeşitli uyarılara daha hızlı ve etkin şekilde cevap vermektedir. Bu da bezelerin kolaylıkla görünür hale gelmesine neden olmaktadır. Peki ebeveynler hangi noktada doktora başvurmalıdır? Yanıtı, Medistate Kavacık Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı, Prof. Dr. Betül Tavil’in çocuklarda lenf bezi büyümesine dair detaylı bilgileri aktardığı bu yazımızda okuyacaksınız…

LENF BEZİ NEDEN BÜYÜR?

Lenf bezlerinde büyüme (lenfadenopati), fiziki inceleme sırasında sık karşılaşılan bir bulgudur. Çocuklarda lenfadenopati nedenlerinin belirlenmesinde lenf bezlerinin büyüklüğü, sayısı, yeri, çevre doku ile ilişkisi, kıvamı, hastanın yaşı ve beraberindeki diğer klinik semptomların hepsi birlikte değerlendirilmelidir. Lenfadenopatilerin çoğu iyi huylu (benign) olup, öncelikle enfeksiyonların seyrinde ilk bulgu olarak karşımıza çıkabilir. Daha az sıklıkta lenfoma (lenf kanseri) veya lösemi (kan kanseri) gibi bazı kanser türlerinde de erken bir bulgu olarak lenf bezelerinde büyüme görülebilir.

LENF BEZLERİNDEKİ BÜYÜME ÖNEMLİ, ÇÜNKÜ…

Lenf bezleri vücudun hemen her bölgesine yayılmış olan lenfatik sistem adlı bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Genellikle şişmiş lenf bezleri, bölgesel bir enfeksiyon sonucu oluşurlar. Bunun nedeni ise, lenf bezleri içindeki savaşçı hücre (lenfosit/antikor) sayısının artmasıdır. Genelde 1 cm çapına kadar olan lenf bezleri normal kabul edilebilir ancak daha büyükler mutlaka yakından takip edilmelidir. Baş ve boyunda herhangi bir yerde vücuda zarar verme potansiyeli olan bir olay (enfeksiyon, travma vb.) varsa bu bezeler irileşir.

Kanserlerin büyük kısmı lenf yoluyla yayılmaya çalışır ve uzun süre boyun bezelerine takılırlar. Aslında bu durum vücuttaki diğer bölgeler için de geçerlidir. Bir hastada kanser geliştiği zaman öncelikle kanserin çevresindeki bölgeye ait lenf düğümleri büyür, buna lokal metastaz denir. Kanser teşhis edilmezse yayılmaya devam eder ve uzak yayılım gerçekleşir. Buna ise uzak metastaz denir. Bu hastalarda tanıda geç kalınması önemli tıbbi sorunlara yol açabileceği için lenf nodlarının iyi değerlendirilmesi ve hangi durumlarda ileri araştırmaların gerekli olduğuna karar verilmesi oldukça önemlidir.



HER BÜYÜYEN LENF BEZİ TEHLİKELİ Mİ?

Her büyüyen lenf bezi karşısında endişeye kapılmayın! Çocuklarda büyüyen lenf bezlerinin nedeni genellikle enfeksiyonlardır. Çürüyen dişin apse yapması sonucu çene altında şişen bezeler veya  bademcik  enfeksiyonuna bağlı büyüyen bezeler, altta yatan enfeksiyon tedavi edildikten bir süre sonra ortadan kaybolurlar.

İYİ VE KÖTÜ HUYLU BÜYÜMEYİ NASIL AYIRT EDECEĞİZ?

Lenf bezi büyümesi enfeksiyon kaynaklı ise gözlemlenen belirtiler:

  • Ağrı,
  • Büyümenin son zamanlarda ortaya çıkması,
  • Lenf bezinin üzerini kaplayan ciltte kızarıklık,
  • Enfeksiyon odağının saptanmış olması (bademcik, geniz eti, sinüzit, ağız içi vs.),
  • Bezenin muayenede yumuşak kıvamda olmasıdır.

Kanser kaynaklı olan lenf bezi büyümesinde ise gözlemlenen belirtiler:

  • Büyümenin haftalardır devam etmesi ve antibiyotik tedavisi ile gerileme olmaması,
  • Ağrı olmaması,
  • Bezenin sert kıvamda olması,
  • Birbirine yapışık gibi duran lastik kıvamında birden fazla beze hissedilmesidir.

ZAMAN KAYBETMEYİN!

En sık görülen çocukluk çağı kanserlerinden lenfomalar ve lösemiler; boyun, koltuk altı ve kasıktaki lenf bezlerinde oluşan ağrısız şişliklerle kendini gösterebilir. Lenfoma ve lösemilerin başarıyla tedavi edilmesi için çocuklarda hastalık belirtilerini fark eden ebeveynlerin vakit kaybetmeden çocuk hematoloji ve onkoloji uzmanına başvurmaları büyük önem taşımaktadır. Burada öncelikle çocuğunuza detaylı muayene yapılmalı, enfeksiyon öngörüldüyse (büyük bölümü bu gruptadır) antibiyotik veya başka ilaç tedavileri verilerek, hasta yakın takibe alınmalıdır.

DETAYLI TARAMA VE MUAYENEDE HANGİ TETKİKLER YAPILMALIDIR?

Vakaların çoğunda neden, bir enfeksiyon olmakla birlikte, lenfoma/lösemi ve diğer çocukluk çağı kanserlerine erken tanı konulması için lenfadenopatili çocukların özenle değerlendirilmesi gerekir. Büyüyen lenf bezlerinde tam kan sayımı ve periferik yayma incelemesi oldukça önemlidir. Tam kan sayımında lökosit sayısı yüksek ise periferik yayma yapılarak lökositler değerlendirilmelidir. Bir damla kanın cama damlatılarak özel boyalarla boyanması ve mikroskopta incelenmesi şeklinde yapılan periferik yayma değerlendirmesi, lenf bezi büyüyen çocukta ayırıcı tanıda oldukça değerli bilgiler verir. Periferik yayma incelemesiyle hastada enfeksiyon mu, yoksa kötü huylu bir hastalık mı (lenfoma veya lösemi vb.) olduğu konusunda önemli ipuçlarına ulaşmak mümkündür. Eğer lökositlerin büyük kısmı nötrofil ise bakteriyel bir enfeksiyon, monosit veya lenfosit ise viral bir enfeksiyon olduğu düşünülmelidir.

Periferik yaymada blast adı verilen kanser hücreleri görülürse hastada lösemi veya lenfoma (kemik iliği tutulumu) akla gelmeli ve daha detaylı araştırmalar yapılmalıdır. Bu aşamada ise hastadan kemik iliği aspirasyonu yapılması söz konusudur. Kemik iliği incelemesi hastada leğen kemiğinin arka kısmından (sırt bölgesinden) özel bir iğne ile gerçekleştirilir. Koyu kıvamlı kana benzeyen bir sıvı olan kemik iliği, cam lamelleri üzerine yayılarak ve özel boyalar ile boyanarak mikroskop altında incelenir. Burada toplam 100 hücre sayılır. Blast adı verilen hücreler yüzde 30’un üzerindeyse hastaya lösemi veya lenfoma (kemik iliği tutulumu) teşhisi konulmaktadır.

LENF BEZELERİ KÖTÜ HUYLU İSE NASIL TEDAVİ EDİLMELİDİR?

Lösemi veya lenfoma teşhisi konulan bir hastaya en erken şekilde kemoterapi tedavisi uygulanmalıdır. Hastada bir başka tümör varlığı düşünülüyorsa, tümörün kaynaklanabileceği muhtemel yerler iyice muayene edilmelidir. Baş-boyun, göğüs kafesi ve karın görüntülemeleri yapılır, gerekirse ultrasonografi veya tomografileri çekilir. Kanserin muhtemel çıkış yerlerinden biyopsi alınır, kitlenin üstünden ince iğne biyopsisi yapılabilir veya lenfoma şüphesinde lenf nodunun tamamı çıkarılarak patolojiye gönderilir. Biyopsi yapılan parçadan özel kesitler hazırlayan patolog, yine özel boyalarla parçayı boyayarak hastanın tanısını netleştirir. Dikkatli öykü, muayene ve tetkikler sayesinde tanı kesinleştirildikten sonra nedene yönelik tedavi uygulanması oldukça önemlidir; tümörün cinsine ve yayılım durumuna göre hastaya cerrahi ya da diğer tedavi yöntemleri uygulanır.

İYİ HUYLU DOĞUMSAL KİTLELER DE TEDAVİ EDİLMELİDİR!

Boyundaki şişliklerde bir ihtimal de doğumsal kitlelerin varlığıdır. Bunlar genellikle küçük yaşlarda fark edilmelerine karşın bazen bulgu vermedikleri için ileri yaşlara kadar teşhis edilemezler. Enfeksiyon kapınca şişerek belirgin hale gelebilir, ciltten dışarı akıntıya neden olabilirler. Bunlar lenf düğümü (beze) değil, iyi huylu kitledirler. Örneğin tiroglossal kist bu şekilde bulgu veren doğumsal bir kitledir. Genellikle boyun orta hattında bulunan bu kitlelerin tedavisi ise cerrahidir.

LENFOMA NEDİR?

Lenf bezlerinden köken alan kanser grubudur ve tüm çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturmaktadır. Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfoma adı altında iki gruba ayrılan hastalığın kesin nedeni bilinmese de; pestisitler, kemoterapi ilaçları, radyasyon, doğumsal ya da sonradan kazanılmış bağışıklık sistemi hastalıkları, öpücük hastalığı olarak da bilinen Ebstein Barr virüs (EBV) enfeksiyonu ve organ nakli yapılmış olması lenfoma gelişme riskini artırır.

LÖSEMİ NEDİR?

Kan kanseri olarak da bilinen lösemi, kemik iliğinden köken alan bir kanser türüdür. Tüm çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturmaktadır.Özellikle akut lenfoblastik ve akut miyeloblastik lösemi çocukluk çağında en sık görülen iki alt tipidir.

Lenfoma ve lösemi çocukluk çağında erken tanı alırsa başarıyla tedavi edilebilmektedir. Günümüzde uygulanan kemoterapi protokolleriyle, lenfoma ve lösemi tedavisinde başarı oranı yüzde 90’lara ulaşmıştır.  

Lenf bezleri; boyun, koltuk altları, kasıklar, diz arkası, göğüs ve karın boşluğu gibi alanlarda vücuda yayılmış kümeler halinde bulunur.  

Modern Robotik Tedavi Yöntemi: HIFU

Yayılmamış prostat kanserinin, kapalı-bıçaksız yolla robotik tedavisi olarak bilinen HIFU, son yılların en önemli tümör odaklı tedavilerinden biri…

Gün geçtikçe kanser tedavileri alanında yeni gelişmelere tanık oluyoruz. Özellikle son yıllarda bilim insanları tümöre odaklanan tedavilere ağırlık verirken, robotik cerrahi de bu yöne doğru müthiş bir gelişim içinde. Yayılmamış prostat kanserinin, kapalı-bıçaksız yolla robotik tedavisi olarak bilinen HIFU (High Intensity Focused Ultrasound = Yüksek Yoğunluklu Odaklanmış Ultrason Dalgaları), bunun en güzel örneklerinden biri… 

“HIFU” NASIL ÇALIŞIYOR?

Bilindiği gibi yüksek frekanslı ses dalgaları (ultrason) tıpta organların görüntülenmesi için kullanılıyor. Ultrason probundan üretilen ses dalgaları dokuya iletildiğinde, dokunun özelliğine göre bir kısmı emiliyor ve bir kısmı geri yansıyor. Geriye yansıyan ses dalgaları da analiz edilerek görüntü haline getiriliyor. Ses dalgaları dokulardan geçerken ısı oluşturmakta. Tanı için kullanılan ultrasonda, ses dalgaları bir noktaya odaklanmadığından, bu ısı önemsenecek derecede değildir. Fakat ses bir noktaya odaklanırsa ve gücü artırılırsa, odak noktasındaki ısı da yükseliyor. Örneğin Bu ısı 85-100 dereceye çıkartılabiliyor. Böylece yüksek ısı nedeniyle odak noktası yanarak tahrip oluyor. Dolayısıyla yanan yer sadece odak noktasıdır. Sesin geçtiği alanlarda herhangi bir yanma olmuyor. İşte kanserli dokunun yok edilmesi için de bu teknoloji kullanılıyor. HIFU tekniği ile prostat kanseri tedavisinde, kalın bağırsaktan (anüs) içeri girilen bir alet ile (prob) önce prostat değerlendiriliyor ve bilgisayar programı yardımıyla yakılacak yerler belirleniyor.

HIFU, genel ya da spinal anestezi altında ve makat yoluyla uygulanan bir yöntem. Rektuma özel olarak yerleştirilen prob sayesinde bilgisayar kontrolünde, daha önceden belirlenen noktalara odaklanmak suretiyle yüksek güçlü ultrason dalgaları yayılıyor. Dalgaların ani ve güçlü emilimi sonucu, hedeflenen bölgede anlık bir ısı artışı olurken (85 ila 100°C), bu şekilde hedef bölgedeki hücreler tahrip oluyor.

Hedef bölgeye yapılan her atışla oval şekilli 22 mm uzunluğunda ve 2 mm. çapında bir alanda tahribat yapıldığını söyleyebiliriz. Atışların tekrarlanması ve odak noktasının her atış arasında bilgisayar ve robot tarafından değiştirilmesi sonucu tüm kanserli bölgelerin tahribi mümkün hale geliyor.



HASTALAR İÇİN AVANTAJLARI NELER?

Belirttiğimiz gibi modern robotik fokal tedavide, prostat bezinin tümünün değil, sadece tümörün bulunduğu bölgenin tedavi edilmesi söz konusudur. HIFU’nun en önemli avantajı bir açık ameliyat şeklinde olmamasıdır. Bu nedenle açık ameliyattaki yan etkilerin derecesi ve sıklığı HIFU’da çok daha azdır ve iyileşme süresi de kısadır. Özellikle, açık ameliyatın riskli olduğu durumlarda, radyoterapiden sonraki nüks (tekrar etme) durumlarında başarıyla kullanılabilen bir yöntem. Özetle avantajlarını şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Etraftaki organlara hasar vermeden kanser dokusuna müdahale edilebilmesi
  • Radyasyonun zararlı etkilerine maruz kalmama
  • Hastanede kalma süresinin kısa olması
  • Tedavinin bir oturumda sonuçlandırılması ve gerektiğinde ileride tekrar edilebilmesi.
  • Tedavi herhangi bir nedenle tamamlanamazsa diğer alternatif tedavi yöntemlerine geçişe olanak tanıması

AMELİYAT SONRASI TAKİP SÜRECİ

Genellikle üç aylık düzenli PSA seviyesi takibi yeterli olurken, gereklilik halinde Prostat MR ve/veya biyopsi yapılabiliyor.

HIFU KİMLERE UYGULANABİLİYOR?

  • Evre T1-T2’de olan lokalize prostat kanserli hastalara
  • Gerek yaşları gerekse genel durumları veya herhangi bir hastalıklarından dolayı radikal prostatektomi uygulanamayan hastalara
  • Radikal cerrahiye alternatif minimal invazif yöntemi tercih eden hastalara

Artık yaşlılık yok! Gençlik yıllarınızda uygulayacağınız doğrular, sportif aktiviteler, düzenli kontroller ve hekiminizin önerileriyle güzel yaş almanın tadını çıkarırken, kemik erimesinden de korunabilirsiniz.

Bilindiği gibi kemik erimesi (osteoporoz), kemiklerin zaman içinde zayıflaması ve kırılganlığının artması sonucu oluşan sistemik bir kemik hastalığı. Ancak bu sadece bir yaşlılık hastalığı değil, yaşam boyu dikkat edilmesi gereken temel bir toplum sağlığı sorunu aslında. Bundan dolayı, hastalık oluşumundan önce önlem alınması ve korunma sağlanması da son derece önemli. Medistate Kavacık Hastanesi’nden Ortopedi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tekkeşin, kemik erimesini önlemedeki amacın, kemik kütlesini en üst düzeye çıkarmak ve korumak, ileri yaşlarda meydana gelebilecek kemik kayıplarını azaltmak ya da yavaşlatmak olduğunu söylüyor. Yazımızda, Dr. Tekkeşin’in ayrıca size önemli tavsiyeleri ve uyarıları da var.

BÜYÜME ÇAĞI BİTENE KADAR NE YAPMALIYIZ?

Doruk kemik kütlesi, büyüme ile ulaşılan en yüksek kemik kütlesi seviyesidir. Büyüme sırasında rol alan genetik değişkenler, mekanik yüklenme, beslenme ve hormonal faktörler doruk kemik kütlesini etkiler. Büyüme tamamlana kadar kemiğimizi en iyi haline getirmeliyiz. Anne karnında başlayan ve yaşla birlikte gelişen kemik dokusu her şey den önce doğru beslenmelidir.

Gebelikte ve emzirme döneminde çocuğun ihtiyacı olan kalsiyum alınmalı ve annenin kemik metabolizması bozulmadan değerlenmelidir. Hem annenin hem de çocuğun ihtiyacı olan kalsiyumun, vücuda doğru bir şekilde girmesi çok önemli. Örneğin kalsiyum içeren gıdalar ile birlikte yeterli düzeyde alınmalı, emilimin doğru olması (gazlı içecekler, mide asidini azaltan ilaçlar, vs.) için yanlış gıdalardan uzak durulmalı, alınan kalsiyumun vücuda faydalı olması için aktif D vitamini düzeyi (güneşlenme ve besinlerle D vitamininin alınması) istenilen seviyeye getirilmelidir.

Çocuklarımız bizden doğru beslenme, güneşlenme ve geniş alanlarda hareket edebileceği mekanlar ister. Çocukluk çağında yapılan egzersizlerin, hareketli oyunların kemik yapısına etkisinin büyük olduğunu unutmayın.


BÜYÜME BİTTİ! ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?

Büyümenin sonlanmasından yaşlanmanın başlayacağı kadarki dönemde yapılacaklar da son derece önemli. Evet, çocukluk bitti ve sorumluluklarımız var. Yoğunlaşan ev ve iş hayatımız içinde yapmamız gerekenleri unutuyoruz. Daha az yürüyor, spor yapamıyoruz. Düzensiz beslenmek, doğru gıdalar yerine hızlı tüketilen yağlı öğünler ile günü sürdürmek, ardından gelen kilo problemleri nedeniyle hızlı kilo vermek için yanlışlar yapmak, özellikle vücut geliştirme amacıyla yanlış ilaçlar almak gibi kemiğe zarar veren şeyler yapıyoruz. Hormonal hastalıklar, bizim elimizde olmadan gelişebilir. Fakat vücudumuza iyi bakmak zorundayız. Bütünüyle bunlar ve kötü alışkanlıklar (tütün mamulleri, alkol, uyuşturucu), kemik kütlesinde azalmaya yol açıyor ve stoklarımızı kaybediyoruz. Bunu fark etmemiz bu yaşlarda çok zor. Ancak zaman hızla geçiyor. Gençler artık anne, babalarının yanında değil. Vücutları kendi kontrollerinde. Hayatımız boyunca kullanacağımız vücudumuzu, sağlıklı yapabilmek büyük oranda bizim elimizde. Yarın öğrencilik ve iş hayatımızda vücudumuzun ana taşıyıcısı olan kemiklerimizi unutmamamız gerekiyor. Bu koşuşturma esnasında beslenmemize dikkat etmek, hızlı tüketilen gıdalardan olabildiğince uzak durmak, yorgun bile olsak spor yapmaya fırsat yaratmak, güneşle dost olmak hedefimiz olmalıdır.

KADINLARDA MENOPOZ SONRASI YAPILACAKLAR NELER?

Kadınlarda menopoz sonrası ve her iki cinsiyette de yaşlanmayla birlikte dikkat edilmesi gereken bazı hususlar var. Bu zamana kadar her şeyi doğru yaptıysanız, kemik erimesinden korkmayın. Çünkü, bilinçli bir ailenin yanında büyüdünüz, bu dönemde öğrendiklerinizi hayatınızda uyguladınız ve en üst seviyede bir emeklilik kazandınız! Bunca yıllık tecrübe ve bilginiz ile artık hata yapmazsınız. Yaşlılık döneminde aceleniz yok, iş yetiştirmek zorunda değilsiniz. Düzenli beslenmenizi, düzenli sporunuzu, doğru güneşlenmeyi yaptınız, kötü alışkanlıklarınızı çok öncesinden terk etmeyi hayatınızın bir parçası olarak yaşadınız. Artık torunlarınıza örnek olma zamanı. Unutmayalım, torunlarınız ileride, sizlerde gördüklerini uygulamak için yarışacaklar.

Kemik erimesini önlemedeki amaç, kemik kütlesini en üst düzeye çıkarmak ve korumak, ileri yaşlarda meydana gelebilecek kemik kayıplarını azaltmak ya da yavaşlatmaktır.

Mini Bilgi

Sağlıklı kemikler için 2 tavsiye!  

  • Çocuklarınızın beslenmesine özen gösterin. İhtiyaçları olan gıdaları doğru zamanda almalarını takip edin. Bu konuda ailenizden aldığınız beslenme alışkanlıklarını doğru kaynaklardan aldığınız bilgiler ile pekiştirin.
  • Çocuklarınızın geniş, havadar alanlarda oynamasını, spor yapmasını sağlayın. Zarar vermeyecek şekilde güneşlenmeleri için tedbirler alın.

“Excimer Laser”e uygun olmayan yüksek dereceli göz bozukluklarında ne yapmalı?

Excimer Laser terimi, herkesin bildiği, yaygın bir terim değil. Bunun yerine “lazer uygulaması (halk arasında göz çizdirme olarak bilinen) ” diyebilir miyiz?

Göz sağlığımız hepimiz için kuşkusuz çok değerli. Gelişen sağlık teknolojileriyle bugün pek çok görme sorununu çözerken, her yenilik hastalar için de bir ışık anlamına geliyor. Örneğin, fakik göz içi lensler de son dönemin popüler tedavi yöntemlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Konuyla ilgili olarak Medistate Kavacık Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Cem Mesçi, önemli bilgiler paylaşıyor ve yöntemin hasta açısından oldukça konforlu olduğunun altını çiziyor ve önemli bilgiler veriyor…

FAKİK GÖZİÇİ LENS İMPLANTASYONU NEDİR?

Fakik göz içi lens, insanın doğuştan sahip olduğu doğal lensi almadan, gözün içine implante edilen lenslerdir. Peki, o zaman katarakt ameliyatında implante edilen lensler nedir diye bir soru geliyor akla. Bunlar psödofakik göz içi lensler olarak biliniyor. Katarakt ameliyatlarında doğal lens saydamlığını kaybettiği için alınır, boşalan lens kapsülüne psödofakik lens implante edilir. Fakik göz içi lensleri, katarakt için kullanılan lenslerden teknik olarak farklı özellikte üretilmiştir. Fakik lensler saydam, henüz katarakta dönüşmemiş doğal lensimize zarar vermeyecek şekilde üretilmiş, çok daha ince lenslerdir ve ancak doğal lens varken takılabilir. Fakik lensler katlanmış veya rulo halde çok küçük bir mikro kesiden, göz içinde farklı bölgelere yerleştirilebilir. Fakik göz içi lensleri aşağıda belirtildiği gibi 2 ana grupta inceleyebiliriz:


Ön kamaraya implante edilen (iris önüne)

Nuvila (Bausch and Lomb), Kelman Duet, I care, Vivarte, Verisyse/Artisan (İrise fikse edilen)

Arka kamaraya implante edilen ( İris arkası)

EyePCL (Care Group), ICL (Star Surgicals)

KUTU

ARKA KAMARAYA İMPLANTE EDİLEN

GÖZ İÇİ LENSLERİN AVANTAJLARI

  • Korneadan uzak olduğu için sürtünme yapmaz, kornea hücreleri korunur ve dolayısıyla saydam kalır.
  • Kozmetik olarak gözde parlamaz ve fark edilmezler.
  • Gözde doğal lensin durduğu en doğru noktada olduğu için (nodal nokta) imaj kalitesi en iyisidir.
  • Gerektiğinde gözden çıkarılabilir.
  • Her türlü göz kusuru (myopi, hipermetropi, astigmat, prespiopi - yakını görme kusuru) düzeltme imkanı sağlar.
  • Göz dokularına herhangi ek müdahale gerekmez, doğal yapıyı bozmaz.

NEDEN BAZI GÖZLERE LAZER (EXCIMER LASER) YAPILAMAZ?

  • Eğer kornea dokusu lazer için ince ise, excimer laser sonrası daha da incelir ve korneada tabiri caizse zamanla hafif yamukluklar olur. Bu eskiden yuvarlak olan meşin bir futbol topunun yumrular yaparak yamulması gibidir. Var olan göz içi basıncına karşı kornea dirençli duramaz. Zamanla istenmeyen astigmatlar oluşur.
  • Eğer numara çok yüksekse, lazer yeterli düzeltmeyi sağlayamaz ve numaralar geri gelir. Veya lazerin inceltmesi gereken doku kalınlığı çok olduğu için kornea fazla inceltilir, korneada kalıcı bulutlanmalar (haze) olabilir.
  • Lazerle yaşa bağlı yakın görme bozukluğunun (prespiyopi) düzeltilmesi konusu tam fikir birliği ile dünyada otörlerce onay almamıştır.

SONUÇ

  • Kişi gözlük ve kontakt lens kullanmak istemiyor veya kullanamıyorsa,
  • Lazer için kornea dokusu uygun değilse,
  • Hastanın göz numaraları çok yüksek de olsa,

fakik lenslerle (özellikle arka kamaraya takılan tipleri) ile başarılı, hızlı ve konforlu bir şekilde göz derecesi düzeltilebilir. Özellikle 20-50 yaş arası grupta tavsiye edilen fakik göziçi lenserle, çok geniş yelpazede göz derecelerine (-30 ile +15 D arası ) düzeltmeler, damla anestezi altında çok kısa sürede yapılabiliyor.

Fakik lenslerin kullanımı günümüzde, hem ABD hem de Avrupa ülkelerinin çoğunda en az 5-10 yıldan bu yana başarıyla yapılıyor. Uygulama, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onayını da almıştır.

Doç. Dr. Cem Mesçi

Göz Hastalıkları Uzmanı

Yaz mevsiminin yorucu ve yıpratan güneşinin ardından, güneşlenme nedeniyle cildinizde oluşan hasarları, gelişen cilt bakımı teknoloji ve tedavileriyle ortadan kaldırabilirsiniz…

Bütün bir yılın yorgunluğunu tatil programlarıyla üzerimizden attığımız yaz mevsimi, ruhumuzu dinlendirirken güneş ışınlarının içerdiği UVA ve UVB ultraviyole nedeniyle cildimizi yorabiliyor. Cildimiz üzerinde birçok etkiye neden olan bu ışınlardan korunmamız gerektiği artık bilinen bir gerçek. Elbette gelişen teknoloji ve tedavilerle ciltteki birtakım problemlerin üstesinden gelmek mümkün. Ancak bu yöntemlere ek olarak alacağımız her bir önlemle cildimizin sağlığını ve tazeliğini koruyabileceğimizi de unutmamalıyız. Konuyla ilgili olarak yaz mevsimi sonrası ciltte meydana gelen sorunlardan kurtulmanın yöntemlerini Medistate Kavacık Hastanesi Dermatoloji Uzmanları Dr. Ercan Erel ve Dr. Dilara Tüysüz, Medistate Yaşam okurları için anlatıyor. Kışa doğru girerken, güneşin cildimizde neden olduğu yazdan kalma sorunlarla nasıl başa çıkmalı, korunmak için nelere dikkat etmeliyiz? İşte yanıtlar…

YAZ BİTTİ, CİLDİMİZ NE DURUMDA?

Yaz aylarına veda ederken, eğer bazı hususlara dikkat etmediysek ve bir uzmana başvurmadıysak, cildimizde bazı sorunları kış dönemine taşımışız demektir. Önce bu sorunlara kısaca bir göz atalım, sonrasında ise kış için çözüm önerilerimizi paylaşalım…

Cilt tonunda bozulmalar

Güneş ışığına bağlı; çiller, lentigolar, deride ton farklılıkları gibi pigmentasyon değişiklikleri sıklıkla karşılaşılan sorunlardır. Güneşin normal cilt üzerindeki diğer önemli etkileri; güneş yanığı, ani pigmentasyon, bronzlaşma, deride kuruluk, incelme, ince kırışıklık, kan damarlarında belirginleşme ve kolay zedelenme şeklindedir. Güneş ışığının aynı zamanda birçok yeni doku oluşumuna da yol açabildiğini de hatırlatalım (aktinik keratoz, seboreik keratoz ve deri kanserleri).

Cilt enfeksiyonları

Yaz sıcaklarının ve yüksek nemin etkisiyle özellikle cildin kıvrım bölgelerinde ortaya çıkan mantar enfeksiyonları, intertrigo, kontakt (temasa bağlı) dermatit ile karşılaşmış olabilirsiniz.

Ayrıca hijyen koşulları uygun olmayan denize veya havuza girmek, ıslak mayo ile beklemek, terli kıyafetlerin uzun süre giyilmesi, aşırı spor aktiviteleri yapmak da, bildiğiniz gibi mantar enfeksiyonlarına davetiye çıkarıyor. Şu soruyu kendinize sorabilirsiniz: Yaz boyu deniz, havuz ya da duştan sonra yeterince kurulanıyor muydum?

Böcek sokmaları

Yaz aylarında açık mekanda geçirilen vakit fazla olduğundan çeşitli böcek ve sinek sokmaları ile karşılaştınız mı? Bu tip durumlar tedaviyle kontrol altına alınabilirken bazı kişilerde sinek ve böcek sokmalarının şiddetli alerjik reaksiyonlara yol açabildiğini de belirtmemiz gerekir.

Güneş egzamaları 

Yaz aylarında güneş ışığının etkisiyle gelişen birtakım güneş egzamaları da önemli sorunlardan. Örneğin, kadınlarda ve 20’li-30’lu yaşlarda daha sıklıkla karşılaşılan polimorf ışık erüpsiyonu, güneşle temastan yaklaşık 2 saat sonra (30 dakika - 3 gün arası değişebilir) güneş gören bölgelerde kaşıntılı kızarıklıklarla gelişebiliyor. Ayrıca kullanılmakta olan bazı ilaçlar (örneğin antibiyotikler, sara ilaçları, bazı kalp ilaçları) güneş ışığına maruz kalındığında kaşıntılı egzama tablolarına yol açabiliyor. Bu ilaçları kullanmakta olan kişilerin güneşten korunmaya özen göstermesi şart. Cilde sürülen güneş koruyucu, nemlendirici, bronzluğu artırmak için sürülen kremler ve yağların da ciltte egzamaya yol açabileceğini unutmamalıyız.

Bitki alerjileri

Kereviz, yaban havucu, bergamot yağı ve incir yaprağı gibi bitkilere temas sonucu oluşabilen alerjik egzamalar da söz konusu. Bu bitkisel ürünlere temas sonrası, cildin su ve sabunla yıkanarak iyice arındırılması ve güneşten korunması gerekiyor. Bunların yanı sıra, belki sizin de başınıza gelmiştir; katran derivesi ilaçlar, psoralen içeren parfümlerin doğrudan tene sıkılması, limon, maydanoz, rezene, anason, bergamot, çörek otu, ıhlamur gibi bitkiler de yaz aylarında alerjik egzamaya neden olabiliyor.

Yeni gelişen lezyonlar

Güneşe maruz kaldıktan sonra deri üzerinde yeni gelişen lezyonlara da dikkat edilmelidir. Örneğin, mevcut benlerdeki renk değişiklikleri, büyüme, etrafında yavru benlerin oluşması (satellit nevüs), kaşınma, benin etrafının düzensizleşmesi, kanaması ciddiye alınması ve dermatoloji uzmanı tarafından incelenmesi gereken önemli sorunlardır.

Sivilceler

Güneş ışığının her ne kadar sivilceler üzerinde kurutucu etkiye sahip olduğu düşünülse de, güneş ışıkları bazı kişilerde sivilcelerin artmasına ve kötüleşmesine, ciltte leke bırakmasına neden olabiliyor. Eğer yaz aylarında böyle bir sorun yaşadıysanız, gelecek yaz güneşten korunmayla ilk önleminizi alabilirsiniz.


YAZ SONRASI CİLT SORUNLARI İÇİN 7 ÇÖZÜM

1

BAKIM ÜRÜNLERİ

Yaz sonrası ortaya çıkan cilt sorunlarının tedavisinde, dermatoloji uzmanının önereceği ürünlerin düzenli kullanımı çok önemli. Tedavide kuru cilt için nemlendirici kremler, mantar enfeksiyonu için ağızdan ve dıştan sürülen antifungal (mantar öldürücü) kremler bu tip sorunları gidermeye yardımcı olacaktır.

2

KİMYASAL PEELING

Cilde dışarıdan uygulanacak glikolik asit, alfa hidroksi asit gibi meyve asitleri ve laktik asit gibi hafif soyucu maddelerin uygulanması esasına dayanan bir işlemdir.

3

DERMAPEN

Dermaroller işleminin daha gelişmiş bir formu olup, deride küçük kanalcıklar açılarak uygulanan, ürünlerin emilmesini ve ciltteki kollajen sentezini artırmaya yarayan bir cihazdır.

4

DERMABRAZYON (CİLT SOYMA)

Derinin üst tabakasının soyularak alttan sağlıklı derinin gelişmesine destek veren bir uygulamadır.

5

MEZOTERAPİ

Vitaminlerin, minerallerin ve cilt yenileyici ürünlerin küçük iğne ile direkt olarak cilt altına verilmesi işlemidir.

6

PRP

(Platelet Rich Plasma = Trombositten Zengin Plazma)

Kişinin kendisinden alınan kanın ayrıştırılıp büyüme faktörlerinden ve yenileyici maddelerden zengin kısmının küçük iğnelerle cilt altına verilmesi işlemidir.

7

KÖK HÜCRE İŞLEMİ

Kişinin kendisinden az miktarda alınan deri parçasının özel bir laboratuvara gönderilerek cilt için kollajen sentezleyen hücrelerin (fibroblast) üretilmesi ve bunların küçük bir iğneyle cilt altına enjekte edilmesi işlemidir.   

SU İÇMEYİ BIRAKMAYIN! 

Yaz sıcaklarında gelişen su kaybını bol su tüketerek telafi etmeye çalışırız. Ancak yaz sonrası da, susuzluğumuzu daha az hissetsek de su içmeyi bırakmamalıyız. Günde ortalama 1.5- 2 litre su tüketerek, hem genel sağlığımız hem de cilt sağlığımızı korumaya devam etmeliyiz.

Yaz sonrası ortaya çıkan cilt sorunlarının tedavisinde, dermatoloji doktorunun önereceği ürünlerin düzenli kullanımı çok önemli. Tedavide kuru cilt için nemlendirici kremler, mantar enfeksiyonu için ağızdan ve dıştan sürülen antifungal (mantar öldürücü) kremler gerekebilir. 

Bir bebek sahibi olmak isteyip olamayan evli çiftlerin imdadına aşılama ve tüp bebek tedavileri yetişiyor. Öyle ki, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, özellikle tüp bebek yöntemiyle gebe kalma oranlarını son yıllarda anlamlı bir şekilde yükseltmiş durumda.

Evli çiftlerin yaklaşık beşte biri istedikleri zaman çocuk sahibi olmakta sorun yaşıyor. Özellikle kadınlarda evliliğin daha geç yaşlarda yapılması ve artmış tütün kullanımı, üreme kapasitesinde ciddi bir azalmaya yol açıyor. İstatistikler erkeklerde sperm üretiminin de son 50 yılda ciddi bir düşüş yaşadığını gösteriyor. Tütün kullanımının yanı sıra hormonlu ve toksinli gıdalar ile muhtelif çevresel faktörler de sperm sayısındaki bu azalmanın önemli sebepleri arasındadır.

Bilindiği üzere, infertilite (Kısırlık) kliniklerine başvuran çiftlerde gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra en uygun tedavi yönteminin seçilmesine özen gösteriliyor. Bazen erkek ve kadında farklı ilaçlarla yapılan medikal tedaviler tek başına yeterli olabilirken, bazen de aşılama (intrauterin inseminasyon) ve tüp bebek (IVF) gibi yöntemler kullanılıyor. İnfertil çiftte uygulanacak yöntem seçiminde tedavi şemaları, tedavi yöntemi ile ilaç maliyeti gibi unsurların göz önünde bulundurulması önemli. Medistate Kavacık Hastanesi’nden Üreme Sağlığı ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Kenan Sofuoğlu’nun hazırladığı bu yazımızda, kafanızı meşgul eden soruların yanıtlarını bulacaksınız…


Eskiden daha yaygın kullanılan aşılama yöntemi için rahim filminde (HSG) en az bir tüpün açık olduğunun görülmesi gerekiyor. Ayrıca sperm sayısı için de minimum bir değer var. Bu değer çoğu yerde yıkama işlemi sonrası 5 milyon hareketli sperm olarak kabul ediliyor. Yumurta geliştirici ilaç olarak ağızdan hap da kullanılabileceği gibi gonadotropin adlı ve tüp bebek yönteminde de kullanılan iğnelerle yapılan aşılama tedavisinde başarı şansı daha yüksek. Aşılama yönteminde istatistiksel olarak başarı şansı %10-15 arasında seyrediyor.  

AŞILAMA YÖNTEMİNİN GEREKLİ OLDUĞU DURUMLAR

  • Sperm değerlerinde hafif düşüklüklerde (Hafif erkek faktörü)
  • Hafif endometriosis (Halk arasında çikolata kisti hastalığı) olduğunda
  • Rahim ağzı (Cervix) problemlerinde
  • Açıklanamayan infertilite (Hem erkek hem de kadında bir problem bulunamaması) varlığında

TÜP BEBEK NE ZAMAN ÖNERİLİYOR?

Açıklanamayan infertilitede son yıllara kadar aşılama yöntemi yaygın olarak kullanılmış ve tüp bebek yöntemine geçmeden önce bazı klinikler 3-6 kez bu yöntemi denemişlerdir. Son yıllarda yapılan istatistiksel çalışmalarda ise aslında aşılamanın toplam gebelik oranına fazla katkısı olmadığı gösterilmiştir. Örneğin, infertil çiftlerin bir kısmına 2 yıllık sürede 3-4 kez aşılama yapılsa ve bir kısmına da bu sürede düzenli ilişki önerilse, 2 yıllık sürenin sonunda gebelik oranları yaklaşık olarak aynıdır. Günümüz üreme tıbbında sadece hafif erkek faktöründe çiftlere aşılama önerildiğini hatırlatalım.

Çiftlere düzenli ilişki mi yoksa tüp bebek mi önerilmesi hususunda 4 kritere göre karar veriliyor: Kadının yaşı, evlilik süresi, çiftin çocuk arzusu ve kadının yumurtalık rezervi. Kadın genç ve kısa süreli evli ise beklenebilir. Yumurta rezervi azalmış ve özellikle 35 yaşın üzerindeki kadınlara aşılamanın önerilmesi uygun değildir. Bu çiftler için tüp bebek uygun tedavidir. Toplamda 3-4 aşılama ile 1 tüp tedavisinin maliyeti yaklaşık olarak aynıdır. İngiltere’de 1978 yılında tüp bebek yöntemi ile ilk sağlıklı bebek elde edildikten sonra, teknoloji ve bilgi konusunda büyük ilerlemelerin kaydedildiği bir zamandayız. Buna bağlı olarak gebelik oranlarında anlamlı artışlar söz konusu.

YAŞ ARTTIKÇA GEBELİK ŞANSI AZALIYOR

Günümüzde tüp bebekte yaygın olarak mikroenjeksiyon yöntemi kullanılıyor. Tüp bebekte en yüksek başarı oranı, kadının 20’li yaşlarında olup ortalama % 60’dır. Tedavide gebelik şansı yaş arttıkça azalırken 40 yaşından sonra bu oran %20’nin altına düşmekte. Bu azalmanın en büyük nedeni ise yumurta (oosit) yaşlanmasıdır. Kadının yumurtaları anne karnında oluşur ve yaşla birlikte azalır. 32 yaşına gelmiş bir kadının ergenlik dönemine kıyasla yumurtalarının sadece %12’si kalmıştır. Tütün kullanan, Hashimoto tiroit hastalığı ve ailesinde erken menopoz öyküsü olan kadınlarda bu oran daha da düşüktür. Yumurta sayısındaki azalmaya ek olarak yaşla birlikte yumurta kalitesi de bozulur. Gebelik oluşsa bile düşük ve sakat çocuk riski artar. Bu nedenle infertil çifte tüp bebek tedavisine karar verildiğinde gereksiz zaman kaybetmemek büyük önem taşır.

İstatistiklere baktığımızda, son yıllarda tüp bebeğin en sık erkek faktörü ve azalmış yumurta rezervi nedenleriyle yapıldığını görüyoruz. Ancak şu unutulmamalıdır ki; tedavi öncesi her hasta, geçmişteki tedavi ayrıntıları da dahil olmak üzere bütünüyle değerlendirilmeli ve o hastaya uygun tedavi protokolü ile ilaç dozu seçilmelidir.

TÜP BEBEK TEDAVİSİ HNGİ DURUMLARDA GEREKLİ?

  • İleri derecede endometriosis veya batında yaygın yapışıklık
  • Kadının her iki tüpünde tıkanıklık olması veya tüplerde ciddi hasar
  • Sperm değerlerinde ciddi düşüklük (erkek faktörü)
  • Daha önce 2-3 başarısız aşılama öyküsü
  • Kadının yumurta rezervinde ciddi azalma

Erkeklerde her yıl dünya üzerinde sperm sayısı yaklaşık %2.5 azalırken, son 50 yılda bu kayıp yaklaşık % 50’lere gelmiştir.

Vücudumuzun kontrolünü bozan “sistem” Tiroid hastalıkları…

Bazen çok sinsi bazen de kendini belli eden belirtilerle ortaya çıkan tiroid hastalıkları vücudumuzun tüm mekanizmasına zarar verebiliyor. Bu hastalıklara karşı en iyi kalkan ise, erken tanı ve teşhis için bilinmezleri ortadan kaldırmak!

Vücudumuzun tüm fonksiyonlarını düzenleyen tiroid bezi, boynumuzun ortasında 20-30 gr ağırlığında olup adeta bir kelebek şeklindedir. Ürettiği T3 ve T4 olmak üzere iki adet hormon, vücudun enerjiyi kullanması ve depolamasından sorumlu. Bu anlamda tiroid bezi, beden ısısı, bazal metabolik hız, merkezi sinir sistemi, üreme ve büyümenin düzenlenmesinde önemli rol oynuyor. Bu anlamda insan vücudunun kontrol mekanizması olan tiroid beziyle ilgili hastalıkların belirtilerinden sadece birine dahi sahip olunduğunda mutlaka bir hekime başvurulması gerektiğini vurgulayan Medistate Kavacık Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Başak Karbek Bayraktar, tiroid hastalığı hakkında en çok merak edilen 10 soruyu yanıtlıyor…

1

TİROİD HASTALIĞI KİLO ALDIRIR MI?

Tiroid hormonları metabolizmaya etki eden hormonların başında olup bazal metabolizmayı, ısı dengesini, yağ ve şeker metabolizmasını, yağların yakılmasını ve gıda tüketilmesini etkiler. Tiroid fonksiyonlarında bozukluk olduğu zaman kilo değişiklikleri ve vücudun enerji tüketiminde değişiklikler meydana gelir. İstirahat sırasındaki enerji tüketimi (enerji harcaması), total enerji tüketiminin yüzde 60’ıdır. Tiroid hormonlarının az salgılanmasında, yani hipotiroidi durumunda ise istirahat sırasındaki enerji tüketimi azalır. Hipotiroidide enerji tüketiminde oluşan yüzde 7-8’lik değişiklik, yağ depolarında da değişikliğe neden olur ve kilo alımı meydana gelir.

2

HER TİROİD NODÜLÜNE CERRAHİ UYGULANIR MI?

Tüm tiroid nodüllerinin yalnızca yüzde 5‘i kanserdir. Bu nedenle her tiroid nodülüne cerrahi uygulanmaz. Cerrahi gerektiren durumlar ise şunlardır:

  • İğne biyopsisinde kanser veya kanser kuşkusu olması
  • Büyük nodüllerden oluşan guatr ve bu guatrın bası yapması
  • Çoklu nodüllerden fazla hormon salgılanarak hipertiroidi (zehirli guatr) durumunun oluşması

3

TİROİD NODÜLLERİ AĞRI YAPAR MI?

Birçok tiroid nodülü herhangi bir belirti vermez. Büyük olan nodüller, hekimler tarafından genellikle rutin fizik muayene sırasında keşfedilirler ya da aynaya baktığınızda bunu boynunuzda bir yumru şeklinde fark edebilirsiniz. Nodüllerin büyük bir bölümü ise elle muayenede ele gelmez, ultrason taraması sırasında tesadüfen belirlenir. Nodül boyutu yeterince büyük ise, bası belirtilerine neden olabilir. Bunlar; yutma güçlüğü, boğazda gıcık hissi ve nefes darlığıdır. Çok nadiren kistik nodüllerde kist içinde kanama olursa, bu durum ani şişliğe, boyun ön kısmında ağrı hissine neden olabilir. Bunun dışında tiroid nodülleri ağrıya sebep olmaz.

4

HANGİ NODÜLLERDEN İNCE İĞNE ASPİRASYONU (NODÜL BİYOPSİSİ) YAPILIR?

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde, tiroid ultrasonografisi ve eşliğinde yapılan iğne biyopsisi kanser ayırımı yapmak için kullanılan “altın standart” bir incelemedir. Hangi nodüle biyopsi yapılması gerektiği kararı ise hekim tarafından ultrasonografi bulgularına ve klinik özelliklere göre verilir. Tiroid ultrasonografisi incelemesinde; ekojenite azalması, mikrokalsifikasyon, düzensiz sınır, çevre dokulara yayılma, boyunda kuşkulu lenf bezi, doppler ultrasonografi ile nodül içi akım yüksekliği olan nodüllerden biyopsi yapılır. Klinik olarak, boyunda sert nodül, hızla büyüyen nodül, ses kısıklığı, birinci derece yakınlarda tiroid kanseri olan, boyun bölgesine radyasyon alan kişilerde biyopsi mutlaka yapılmalıdır.

5

İNCE İĞNE ASPİRASYONU (NODÜL BİYOPSİSİ) İŞLEMİ ZOR MU?

Tiroid ince iğne aspirasyonu kulağa korkutucu gelebilir ancak kullanılan iğne çok küçüktür ve istendiği takdirde işlemde lokal anestezi de kullanılabilir. Bu basit işlem muayenehanede ya da ultrasonografi eşliğinde yapılır. Herhangi bir özel hazırlık (aç kalma gibi) gerektirmez ve hastalar genellikle hiçbir olumsuz etki olmadan işlem sonrası iş yerlerine veya evlerine dönebilirler. İnce iğne aspirasyonu uygulamasında, tiroid nodülü hücrelerini çekmek için çok ince bir iğne kullanılır. Bazen kanserli hücreleri bulma şansını artırmak için nodülün farklı bölgelerinden örnekler alınması gerekebilir. Hücreler daha sonra bir patolog tarafından mikroskop altında incelenir.

6

GEBELİKTE TİROİD HASTALIKLARI NİÇİN ÖNEMLİDİR?

Üreme çağındaki kadınlarda, ikinci sıklıkta gözlenen endokrinolojik bozukluk tiroid hastalıklarıdır. Bu hastalıklar hamilelerde gözlendiğinde, eğer tedavi edilmezse, anne ve bebekte ciddi sorunlara sebep olabilir. Ancak uygun zamanda gerekli tedavinin sağlanması ile bu sorunlar kolayca önlenebilir. Tiroid sorunu olmayıp hamile kalan bir kadında, gebeliğe özgü hormonal değişiklikler ve metabolik gereksinimdeki artışa bağlı olarak iyot ihtiyacı artar. Hafif iyot eksikliği önemli değişikliğe neden olmaz ancak yoğun iyot eksikliğinde hem annenin tiroidi hem de fetus (anne karnındaki bebek) etkilenir. Özellikle gebeliğin ilk 3 ayında TSH değeri normalin altına inebilir. Bu, gebeliğe bağlı geçici bir durum mu, yoksa bir tiroid hastalığının yansıması mı, bunun ayırt edilmesi oldukça önemli. Böyle bir durumda hamileler, varsa bir endokrinoloji uzmanı, yoksa iç hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmeli, kadın doğum uzmanı ile birlikte izlenmelidir.

Ağır bir hipotiroidi hamile kalmayı engelleyebilir, daha hafif formlarında ise hamilelik oluşursa ölü doğum, düşük, erken doğum gibi sorunlara yol açabilir, bebeğin zeka gelişimi etkilenebilir. Hipertiroidide hamilelik sırasında aşırı yorgunluk, halsizlik, çarpıntı, terleme, sıcağa tahammülsüzlük, titreme, aşırı sinirlilik, iştahın iyi olmasına rağmen her ay alınması gereken kilonun alınamaması, ultrasonografi ile bebek gelişiminin iyi olmadığının saptanması gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Hipertiroidinin ayırıcı tanısının doğru yapılması hamileliğin seyri açısından hayati önem taşır.

7

HAMİLELİKTE HİPOTİROİDİNİN BEBEĞE ETKİLERİ NE OLABİLİR?

  • Prematüre doğum
  • Bebekte düşük doğum ağırlığı
  • Sezaryen olasılığının artması
  • Doğum sonrası bebekte hastalık riski ve buna bağlı artan ölüm riski
  • Çocukta ilerleyen zamanlarda nöropsikolojik ve bilişsel bozukluklar
  • Doğum sonrası kanama
  • Pre-eklampsi ve gebelikte hipertansiyon
  • Plasental abruptio (plasentanın doğum zamanından önce yırtılması)

8

TİROİD HASTALIKLARI GENETİK MİDİR?

Özellikle medüller tip tiroid kanserlerinin ailevi olanlarının günümüzde çok kolaylıkla ve yaygın bir şekilde tanısı genetik testlerle konuyor. Ret protoonkogeninde ortaya çıkan nokta mutasyonların ailevi medüller tiroid kanserine yol açtığı gösterilmiştir. Ailenin bir bireyinde saptandığında birinci derece yakınlarına bu mutasyon taraması ülkemizde yapılmakta ve genetik danışmanlık verilmektedir. Daha sık görülen diferansiye tiroid kanserlerinde (papiller ve foliküler) ailevi olma olasılığı yüzde 10’dur. Bu kanserlerde de bazı protoonkogenler ve supresör genler sorumlu tutulmaktadır.  

9

TUZ İYOTLU MU, İYOTSUZ MU TÜKETİLMELİ?

Tiroid hormonunun hammaddesi olan iyot vücutta üretilmediği için dışarıdan alınmalıdır. İyot yetersizliği, tiroid bezinin büyümesine (guatr) ya da nodül oluşumuna neden olur. Sağlıklı bir erişkinin günlük iyot ihtiyacı 150 mcg (yarım çay kaşığı, yani 2,5-3 gram) iken hamilelerde bu rakam 250 mcg’a kadar artabilir. Bu tüketim miktarı hem sağlık hem de kalp ve tansiyon hastalıkları açısından oldukça uygun ancak son zamanlarda medyanın yanlış yönlendirmeleri ile doğal olduğu için tercih edilen fakat iyottan fakir olan kaya, deniz veya Himalaya tuzlarının tüketiminin artmasıyla gerekli iyot miktarı sağlanamamakta. İyotun özellikle çocuklarda zihinsel ve nöromotor gelişiminde önemli rolü olduğu bilinirken, iyotlu tuz kullanımı her yaş grubu için önem taşıyor. Bazı özel durumlarda; hipertiroidi (yani tiroit bezinin fazla çalışması) gibi geçici olarak iyot alımı azaltılabiliyor ancak bu hekim kontrolünde uygulanmalıdır.

10

RADYOAKTİF İYOT TEDAVİSİ SONRASI KİŞİNİN İZOLASYONU GEREKİR Mİ?

Halk arasında atom tedavisi olarak bilinen radyoaktif iyot (RAI) tedavisinde, ağız yolundan kapsül ya da sıvı olarak verilen radyoiyot, sindirim sisteminden emilerek tiroid bezi (guatr) hücrelerinde toplanır ve yaydığı radyasyon tiroid hücrelerinin büyümesini ve faaliyetini durdurur. Aşırı çalışan tiroid bezinin fonksiyonu normale döner veya istenmeyen tiroit dokuları yok olur. RAI tedavisi, tiroid bezinin fazla çalıştığı durumlarda ve tiroid bezinin bazı kanserlerinde uygulanır. Radyoaktif iyot dozu, tiroid hastalığının özelliğine göre değişir; hipertiroidi tedavisi için düşük doz verilen hastanın hastanede yatması gerekmez, tedaviden sonra evine gidebilir. Tiroid kanseri nedeniyle yüksek doz verilirse, hastanın çevresine radyasyon yaymaması için hastanede radyoiyot tedavisi için hazırlanmış özel odada yatması gerekir. Bu süre verilen doza göre değişebilir.

Dünya Sağlık Örgütü, hamilelikte ideal diyet iyot içeriğini 200 mg olarak önermektedir.

Toplumda oldukça sık görülen ağız içi yaraları (oral aftlar) iltihaplı romatizmal hastalıkların habercisi olabilir.

Sıcak bir şey içeyim derken ya da ağzımıza asitli bir yiyecek-içecek attığımızda ansızın bir sızı ile kendini gösteren ağız yaralarını dudak ve yanakların iç kısmında, dil ve damak üzerinde görülen; genellikle yuvarlak şekilli, sınırları belirgin, etrafı kızarık, üzeri beyaz-sarı renkli bir tabaka ile kaplı ve hafif çukurumsu yaralar olarak tanımlayabiliriz. Bu sorunun altında yatan nedenlere baktığımızda ise genellikle, stres veya iştahsızlıktan kaynaklanan vitaminsizlik çıkıyor karşımıza. Ancak Medistate Kavacık Hastanesi Romatoloji Uzmanı Doç. Dr. Sait Burak Erer, toplumda çok sık görülen ağız yaralarının altında yatan nedenin iltihaplı romatizmal hastalıklar olabileceğinin altını çizerek, bu ayrımın nasıl anlaşabileceğini dergimize anlattı…

Çoğunlukla ağrılı olan ağız yaraları kişinin hayat kalitesini bozmakla birlikte bazı önemli sistemik hastalıkların habercisi veya bulgusu da olabiliyor. Tek olarak görülebileceği gibi, bazen çok sayıda da ortaya çıkabilen ağız yaraları iz bırakmadan 1-2 hafta içinde iyileşiyor.

AĞIZ YARALARININ EN ÇOK KARŞILAŞILAN SEBEPLERİ

  • Sert veya sıcak yiyeceklere bağlı travmanın varlığı
  • Çeşitli ilaçların kullanımı
  • Bazı vitamin ve mineral eksiklikleri
  • Stres

PEKİ YA TEKRARLIYORSA?

Ağız içinde görülen yaraların oluşmasında birçok neden sayabiliriz; araya giren bazı enfeksiyonlar, sert veya sıcak yiyeceklere bağlı travmanın varlığı, çeşitli ilaçların kullanımı, bazı vitamin ve mineral eksiklikleri ya da stres gibi faktörler, bu soruna zemin hazırlayabiliyor. Ancak eklemler başta olmak üzere iç organlarımızı da etkileyebilen ve iltihaplı romatizmalar olarak adlandırılan hastalıkların başlangıcında ya da seyrinde de ağız yaraları görülebiliyor. Bu anlamda tekrarlayan ağız yarası olan hastaların, ileride ciddi sağlık sorunlarına yol açma potansiyeline sahip bu tür sistemik romatizmal hastalıklardan korunmak için gereken sorgulama ve araştırmaları yaptırmaları son derece önemlidir.

 İLTİHAPLI ROMATİZMAL HASTALIKLAR NELER?

Ağız yaralarının önemli nedenlerinden biri, ülkemiz ve bölgemiz coğrafyasında sıkça görülen Behçet hastalığıdır. Bu hastalığın erken dönemde tanınması hem tedavi başarısı hem de oluşabilecek önemli sağlık sorunlarının önlenmesinde yardımcı olacaktır. Behçet hastalığında, tekrarlayan ağız yaralarının (oral aftlar) yanı sıra;

  • Kadın ve erkek genital bölgesinde ülsere bağlı yaralar,
  • Damar tıkanıklığı,
  • Gözde görme kaybı ve kızarıklık ile seyreden ve üveit olarak tanımlanan durum,
  • Bacaklarda veya gövdede ortaya çıkan sivilce ya da çıban benzeri yaralar görülebiliyor.

Behçet hastalığı dışında ağız yaralarına yol açabilen romatizmal hastalıklar içinde sistemik lupus eritematozus, sjögren sendromu, damar iltihabına yol açan ve vaskülit grubunda değerlendirilen Wegener hastalığı, başta reaktif artrit olmak üzere, omurga sisteminde iltihaba yol açan çeşitli spondiloartropatiler sayılabilir.

GENLERİNİZDE VARSA…

Toplumda görülme oranı yüzde 20 oranına ulaşabilen ağız yaraları (oral aftlar), aynı aileye ait bireylerde daha sık görülüyor.

A’DAN Z’YE DOĞUM SONRASI

AKINTILAR

ENFEKSİYONLAR

İDRAR SORUNLARI

HEMOROİT

EMZİRME

BESLENME

PSİKOLOJİ

CİLT SAĞLIĞI

Dokuz aylık zorlu maratonu bitirip bebeğinizi kucağınıza alınca her şey bitiyor mu? Aslında her şey yeni başlıyor...

LOHUSALIK VE SONRASINDA SİZİ NELER BEKLİYOR?

Bebek içeride durduğu gibi durmaz. Anne karnındayken beslenme, ısınma, korunma gibi tüm ihtiyaçlarını siz karşılarken; dışarıda ise tüm bunları kendi yapmak zorunda kalır. Ancak elbette bu işleri kendi başına yapamaz ve yine en çok iş size düşer. Çünkü doğum olana kadar nasıl pek çok noktaya dikkat ediyorsak, doğum sonrasında da dikkat etmemiz gereken bazı hususlar var. Şimdi gelin, Medistate Kavacık Hastanesi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Op. Dr. Y. Sadiye Eren, Dermatoloji Uzmanı Dr. Dilara Tüysüz, Uzman Psikolog Didem Gürbey ile Beslenme ve Diyet Uzmanı Berna Çil’in özel olarak hazırladıkları yazımıza göz atalım. Unutmayın, buradaki tüm öneriler doğum sonrasını da en sağlıklı şekilde geçirmeniz için…

LOHUSALIK DÖNEMİ

AKINTILAR

Doğumu takip eden günlerde “loşi” denen, adet kanamasına benzer kırmızı renkli bir akıntı olur. Akıntı günler içinde azalır, pembeden sarı-beyaza döner ve biter. Bu dönemde petleri sık sık değiştirmek, her tuvalet sonrası bol suyla yıkamak gerekir. Eğer akıntınız devam ederse ve kötü kokulu bir hal alır, ateş ve kasık ağrısı da buna eklenirse hekime başvurmalısınız.

ENFEKSİYONLAR

Doğum vajinal yolla yapıldıysa yırtık veya kesilere bağlı dikişler olabilir. Bu nedenle dikişlerinizin temizliğine özen göstermelisiniz. Bu dönemde tampon kullanmamak, hijyenik pet kullanmak sağlıklıdır. Tuvalet sonrası bol akan suyla yıkamak da, yarada oluşabilecek enfeksiyonlardan korunmak açısından son derece faydalıdır.

LOHUSALIK SONRASI DÖNEM

Doğum sonrası 6 haftalık lohusalık dönemi bitiminde doktor muayenenizi ihmal etmeyin. Rahmin küçülmesi, varsa yaraların iyileşme süreci, cinsel hayatın ne zaman başlayacağı bu muayenede değerlendirilecek.

İDRAR SORUNLARI

Doğum sonrası, annelerde idrar yapmayla ilgili zorluklar yaşanabilir. İdrar kaçırma, tutamama, tamamını boşaltamama, idrar yaparken ağrı gibi sorunlarınız olursa doktorunuza başvurmalısınız. Bu arada idrar tutamama sorunu genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden düzelir.

HEMOROİT

Doğum yaparken ıkınmalar, hemoroide yol açabilir. Kabız olmamaya çalışmak hemoroitlerin iyileşmesini kolaylaştırır. Lohusalık bitiminde halen hemoroit sorununuz varsa bir genel cerrahi uzmanına danışmalısınız. 

EMZİRME

“Sütüm yetiyor mu?” sorusu annelerin en büyük derdidir. Emzirme tekniğini hastanedeyken öğrenmek ve bunu uygulamak, meme başının temizliğine dikkat etmek, bol sıvı almak, sütün memede birikmesini önlemek en önemli tedbirlerdir. Memedeki süt kanalları tıkanıp memeler boşaltılamıyorsa sıcak havlu veya ılık duş ile yumuşatılıp sonra elle veya pompayla sağmak iyi gelecektir. Bu işlem ihmal edilirse memede enfeksiyon gelişerek yüksek ateş, titreme, apse gibi durumlar ortaya çıkabilir. 

BESLENME

Doğumdan itibaren kendi bakımının yanı sıra bebeğinin ve evinin bakımı anneyi haliyle çok yorar, vücut direncini zayıflatır. Bunun üstesinden gelmek için beslenmenize dikkat edin ve aşağıdaki önerilerimizi mutlaka uygulayın:

  • Soğan, sarımsak, brokoli, kabak, karnabahar, acı baharatlar veya kurubaklagiller, anne sütünün tadını değiştirebilir. Bebeğinizde ciddi birtakım huzursuzluklar gelişirse bu tür besinleri ya daha az sıklıkla tüketin ya da hiç tüketmeyin.
  • Yemeklerde iyotlu tuz kullanın.
  • Hazır besin tüketiminden kaçının (hazır çorba, hazır köfte harcı vb.), fast food ve içeriği bilinmeyen besinler tüketmeyin.
  • Çay tüketiminizi azaltın, kafeinli içecekler tüketmeyin.
  • Şeker boş enerji kaynağı olduğundan, şeker yerine kan yapıcı pekmez tercih edin. Süt miktarı, sezaryen ile doğum yapan annelerde bazen yetersiz gelebilir. Annenin dinlenmesi, emzirmeye devam etmesi süt salınımını artıracaktır. Her öğünde mutlaka protein kaynaklı besinleri bol miktarda tüketmeye çalışın. Emzirme dönemi bazen zayıflama için de bir fırsat gibi görülebilir. Eğer kalori kısıtlaması gibi bir yola girilirse süt kalitesi ve süt miktarı da bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Erken dönemde yapılan yoğun egzersizler ise süt lezzetini etkilediğinden bebeğinizin anne sütünden uzaklaşmasına ve büyüme eğrisinin yavaşlamasına yol açabilir.

DOĞUM SONRASI İLK 10 GÜN UZAK DURUN!

  • Çiğ süt
  • Çiğ sebze ve meyve
  • Kuru baklagiller (kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya, börülce vb.) ve bulgur
  • Lahanagiller (pırasa, beyaz lahana, karalahana, brokoli, brüksel lahanası vb.)
  • Çok soğuk ve çok sıcak besinler, içecekler

PSİKOLOJİ

Doğumdan sonra görülen, 1-2 hafta süren, yorgunluk, keyifsizlik ve ağlama krizleri ile kendini gösteren lohusalık hüznü; gerekli psikolojik, sosyal ve fiziksel destekle kısa zamanda geçer.

Ancak lohusalık hüznü 2 haftadan uzun sürerse annede anksiyete, içe kapanma, çaresizlik hissi, duygusal dengesizlik, bebekten uzaklaşma, umutsuzluk ve intihar düşünceleri ortaya çıkabilir. Bu da doğum sonrası (postpartum) depresyona işaret eder. Böyle bir durumda hiç zaman kaybetmeden uzmanlardan gerekli psikolojik destek almayı ihmal etmeyin. Her anne adayı, anneliğin çok keyifli ama bazen de bir o kadar zor bir görev olduğunu kabullenip; doğum sonrası yaşayabileceği hormonel, fiziksel ve psikolojik sıkıntılara karşı hazırlıklı olmalıdır. Gerektiğinde yakınlarınızdan destek almaktan çekinmemeli; yaşadığınız sıkıntıları yakın çevrenizle paylaşmalısınız. Unutmayın ki, okuduğunuz hiçbir kitap, katıldığınız hiçbir seminer sizi, anneliğin bazen zorlayıcı ama çoğu zaman büyük bir mutluluk veren, büyüleyici ve karmaşık dünyasına tam olarak hazırlayamaz. Tamamen size muhtaç bebeğinizle yepyeni bir hayata başlamak, müthiş bir adaptasyon sürecini de beraberinde getirir. Dolayısıyla kimi zaman yorulabilir, zorlanabilir, çaresiz hissedebilirsiniz. Sakin olun ve şu gerçeği bilin; mükemmel anne yoktur. Siz mükemmel anne olmaya değil, bebeğinizin her döneminden keyif almaya çalışan, psikolojik ve fiziksel açıdan sağlıklı, mutlu bir anne olmaya özen gösterin. 

CİLT SAĞLIĞI

Hamilelik döneminde olduğu gibi sonrasında da güneşten korunma önemli bir konu. Koyulaşma olan benlerinizi bir dermatoloji uzmanına göstermenizde fayda var. Koltukaltları, genital bölge, boyun kenarları, karın bölgesi, meme başındaki renk koyulaşmaları için çeşitli tedaviler uygulandığını unutmayın. Hamilelik döneminde plasenta ve yumurtalık kaynaklı erkeklik hormonunun (androjenler) yağ bezleri üzerindeki etkisinin artışına bağlı olarak tüylenme (hirsutism) görülebilir. Tüylenme en sık yüzde, daha az oranda ise kollarda, bacaklarda ve sırt bölgelerinde oluşabilir. Eğer tüylenme artışınız çok belirginse yumurtalık kaynaklı bazı hastalıkların araştırılması gerekir. Hormon kaynaklı hastalıklar dışlandıktan sonra tüylenme problemi için tedaviye geçilmelidir. Doğum sonrasında ise lazer tedavileriyle sorundan kurtulmak mümkün. Hamilelik döneminde saç sağlığında da değişimler gözlenir. Örneğin, anagen saçlar dediğimiz büyüyen saçlarda sayıca artış olur. Telogen saçlar dediğimiz dökülme dönemindeki saçlar ise yüzde 5-10 oranında azalır. Fakat doğum sonrası çoğu saç anagenden telogen evreye geçer ve doğum sonrası annede telojen effluvium denilen saç kaybı başlar. Saçlarda kayıp, doğum sonrası 1.-5. aylarda artarak, 6 ay-1 yıl içinde düzelme gösterir. Annede doğum sonrası 1 yılı geçen saç kayıpları saçlarda seyrelmeye sebep olur. Eğer uzun süreli saç dökülmeniz ve saçlarınızda seyrelme mevcutsa nedeni araştırılmalı ve tedaviye geçilmelidir. Yine hamilelik döneminde ortaya çıkabilen sivilceler ise doğum sonrasında hem deri üzerinden hem ağızdan alınabilecek ilaçlarla ya da lazer ile tedavi edilebilir. Zor ama bir o kadar da mutluluk veren doğum sonrası dönemde, doktorunuza danışmaktan çekinmeyin. Bu günleri bir daha yaşamayacaksınız, tadını çıkarın.

Geçmeyen ayak ağrılarınız artık son buluyor!

ESWT TEDAVİSİ İLE EN HIZLI VE KALICI ÇÖZÜMLER!

Topuk dikenine ameliyatsız “Şok Dalga Tedavisi!”

Kadınların vazgeçemediği yüksek topuklu ayakkabılar, sürekli kullanıldığında bazı sorunlara neden olabiliyor. Bunlardan biri de topuk dikeni. Neyse ki sorunu çözen bir yöntem var: ESWT...

Ayak tabanındaki bir zarın topuğa yapıştığı bölgenin iyileşememesi sonucunda ağrı ve bölgesel bir batma hissiyle ortaya çıkan topuk dikeni, genellikle 40-60 yaş aralığında görülüyor. Topuk dikeni deyince akla kemiksel bir problem gelmesine rağmen gerçek durum

öyle değil. Ayak tabanında bulunan özel bağ dokusu (plantar fasia) ayağımıza binen basıncın yüzde 20-25’ini absorbe etme özelliğine sahiptir. Topuğumuzdan ayak parmaklarımıza kadar ayak tabanımızı saran bu doku, ayağımız gereğinden fazla zorlandığı takdirde zedelenir ve yırtıklar meydana gelir. Zedelenmeden dolayı oluşan doku iltihabı ve sertleşmeler, bağın topuk kemiğine yapışık olması nedeniyle topuktan çıkan kemiksi bir görünüm sergiler. Röntgen filmlerinde görülen bu çıkıntı ise topuk dikeni olarak adlandırılır. Günlük yaşam

aktivitelerini oldukça kısıtlayan topuk dikenine dair daha detaylı bilgileri ve merak edilen ESWT yöntemini Medistate Kavacık Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Yrd. Doç. Dr. İlker Garipoğlu ile Fizyoterapist Yavuz Sultan Selim Kavrık anlatıyor.

 

TOPUK DİKENİ KİMLERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR?

Genellikle kadınlarda, yüksek ayak kavsi ile düztaban problemi olan, gün içinde uzun süre ayakta çalışmak zorunda kalan, ayağa yük bindiren iş ve sporlarla ilgilenen, fazla kilo sorunu

olan ve sıklıkla yanlış ayakkabı seçimi yapan kişilerde topuk dikeni oluşumu daha sık görülür. Yana ya da içe basma gibi problemleri olan kişilerde de topuk dikeni riski çok daha yüksektir.

Bunların yanı sıra topuk dikeninin oluşmasında genetik faktörler de etkilidir.

 

HANGİ SEBEPLERLE OLUŞUYOR?

Başlıca sebepler arasında aşırı kilo varlığını söyleyebiliriz. Fazla kilo söz konusu olduğunda vücut, fazla kiloları taşırken yıpranıyor ve topuk bölgesinde ağrıya neden oluyor. Çünkü ayaklara, kilonun üç katı kadar daha fazla yük biniyor ve bu, ayakların hasar görmesine yol açıyor. Bunun dışında yürürken aksama sorunu olanlarda da topuk dikeni sorunu görülebilir. Yürürken ayağın bir bölgesine ya da ayağın birine daha fazla ağırlık verilmesi gibi sorunlar

topuk dikenine neden olabiliyor. Hatalı ayakkabı seçimi de topuk dikenine neden olan önemli faktörler arasında; sert tabanlı ve kalitesiz ayakkabılar topuklarda ağrıya neden oluyor, bu da topuk dikenine yol açıyor.

 

DİĞER AYAK AĞRILARI İLE KARIŞTIRMAYIN!

Ayağın aşırı yorulması durumunda topukta ağrı olması normal bir durumdur. Fakat uzun süre oturarak dinlenildiği halde topukta ağrı birikmesi oluyorsa ve üzerine basıldığında ağrı hissediliyorsa topuk dikeni sorunu var demektir. Topuk dikeninin ilk ve en önemli belirtisi topuk ağrısıdır. Hastalar en çok günün ilk saatlerinde, yani yataktan kalktıktan sonraki ilk birkaç adımda şiddetli ağrı hissederler. Bu ağrı üzerine basıldığında topuğun altında bir çivi varmış gibi hissedilir. Ağrı direkt topuktan başlar, başka bir bölgeden ayağa doğru yayılmaz.

Normal bir ağrı ise tamamen bölgesel olarak ve batma hissiyle birlikte ortaya çıkar. Sabah uykudan kalkıldığında hissedilen ve gün içinde yürüdükçe kendiliğinden geçen şiddetli ağrı,

uzun süre oturduktan sonra kalkınca ayakta oluşan ağrı veya uzun süre yapılan yürüyüş sonrası ağrı şeklinde de kendini gösterebilir. Ağrıların yanı sıra topuk dikeni, yalpalayarak

ve içe doğru basarak yürüme gibi yürüyüş bozukluklarını da beraberinde getirebilir.

 

ESWT NEDİR?

Kısaca ‘’şok dalga tedavisi’’ olarak adlandırılan ESWT (Extracorporeal ShockWave Therapy); oluşturulan güçlü ses dalgalarının, elipsoid şeklindeki bir çelik çanak vasıtasıyla vücudun istenilen bir bölgesinde odaklanmasına dayanan, yeni bir “non-invazif” (girişimsel müdahale

gerektirmeyen) tedavi şeklidir. Çalışma prensibi, vücut dışında üretilen akımların dokuda ses

dalgaları şeklinde yayılması esasına dayanır.

 

HANGİ DURUMLARDA UYGULANMAMALI?

Boyun bölgesi, baş ve sinirlere yakın bölgelere uygulanmaz. Hamileler, gelişme çağını tamamlamamış çocuklar, kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaç kullanan hastalar, kalp pili bulunan hastalar tedavi dışında tutulur. Ciltte görülebilecek geçici kızarıklık dışında

komplikasyonu yoktur. Uygulama sonrasında hasta günlük hayatına kaldığı yerden devam eder.

 

ESWT TEDAVİSİNİN AVANTAJLARI

  • Ayakta tedavi imkanı
  • Anestezi gerekmemesi
  • Hızlı sonuç elde etme
  • İlaçsız tedavi imkanı
  • Yüksek başarı
  • Yaşam kalitesinde artış

 

HASTALIĞIN TANI SÜRECİ…

Topuk dikeninin tanısında öncelikli olarak fizik tedavi muayenesi çok önemlidir. Tanı hasta öyküsüne ve hastanın klinik durumuna göre konulur. Muayene sırasında topuğunun altına bastırıldığında ağrı hissediliyorsa, röntgen istenir ve gerekirse MR ile kan tetkikleri yapılır.

 

GÜNLÜK ÖNLEMLER ALABİLİRSİNİZ

Topuk dikeni teşhisi konması durumunda hastanın ilk olarak ağrıyı yaratan aktivitelerden uzak durması önemlidir. Örneğin hastalar; evde yalınayak yürümemeli, yumuşak tabanlı bir terlik kullanmalı ve sert tabanlı ayakkabılar yerine mümkünse spor ayakkabıları tercih etmelidir. Bu önlemlerin dışında, silikon topuk destekleri de kullanılabilir.

 

MASAJ VE SOĞUK UYGULAMASI DA HASTALARA İYİ GELİYOR

Topuk dikeninin tedavisinde öncelikle; ağrı kesici kremler eşliğinde masaj ve soğuk uygulamalarına başvuruluyor. Masaj uygulaması ayak parmaklarını geriye çekerek topuk üzerine 5 dakika boyunca soğuk uygulandıktan sonra ağrı kesici kremler sürülerek yapılmalıdır. Bu uygulama günde 4-5 defa tekrar edilmelidir. Masaj uygulamasıyla birlikte yumuşak tabanlı ayakkabı kullanılması sonucunda hastaların çoğunda ek tedaviye gerek kalmadan şikayetler geçer. Burada unutulmaması gereken; topuk dikeninin yavaş yavaş

başlayan bir hastalık olduğu gibi, iyileşmesinin de 1 günde olmayacağıdır. Topuktaki ağrının geçmesi 3-4 hafta sürebilir.

 

ENJEKSİYON UYGULAMALARI İYİLEŞME SÜRECİNİ HIZLANDIRIYOR

 

Masaj ve soğuk uygulamasından fayda görmeyen hastaların tedavisinde başka birçok seçenek de mevcut. En sık uygulanılan yöntem, topuğun altından enjeksiyon yapılmasıdır. Enjeksiyondan önce hastanın işlem sırasında ağrı duymaması için topuktan ya da ayak

bileğinden uyuşturucu iğne yapılıyor. Burada kortizon iğnesi ya da hastanın kendi kanından hazırlanan PRP enjeksiyonları kullanılmaktadır. PRP hastanın kendi kanından hazırlanan

ve iyileştirmeyi artıran bir yöntem. Enjeksiyonların hedefi, topuktaki iyileşmeyen dokunun iyileşmesinin hızlandırılması ve ağrının dindirilmesidir. Bu uygulama sonrasında ağrı büyük

oranda geçer. İlk uygulama sonrasında ağrısı devam eden hastalara 10-15 gün sonra tekrar enjeksiyon yapılabiliyor.

 

ESWT İLE AMELİYATA GEREK KALMADAN İYİLEŞME

Sağlık sorunu nedeniyle enjeksiyon uygulanması sakıncalı olan hastalara veya bu tedaviden olumlu cevap alamayan kişilere ESWT, yani “şok dalga tedavisi” denilen yöntem uygulanabiliyor ve hastaların çoğu bu işlemle iyileşiyor. Halk arasında bu işlem için röntgende

görülen kemik çıkıntısının kırıldığı düşünülmekte ancak yapılan işlem aslında topuk bölgesinde ağrıya neden olan, iyileşmeyen dokunun, kontrollü bir şekilde yeniden tahrip edilerek iyileşme hızının artırılmasıdır. Yöntemde, topuğa uygulanacak yaklaşık 2000-3000 ses dalgasıyla o bölgenin içinde bir kanama başlatılır. Elde edilen şok dalgaları yüksek enerjili olarak adlandırılır ve bu cihazlar ultrasonik cihazlara göre 10 kat daha yüksek enerjiyi, çok kısa sürede (1 mikro saniye) uygulama alanına verir. Topuk dikeni tedavisinde ameliyat en son seçenektir ve çoğu hastada ameliyata gerek kalmadan tedavi başarılı bir şekilde tamamlanır. ESWT yöntemi de hastaya ameliyatsız, kortizonsuz tedavi imkanı sunar.

 

ESWT İLE TEDAVİ SONRASI, HASTALIK TEKRAR EDER Mİ?

ESWT tedavisinin en önemli artılarından biri de etkisinin uzun süreli olmasıdır. Yapılan klinik

çalışmalarda tedaviden sonraki 1-2 yıllık sürelerde hastalığın tekrarlanmadığı gözlenmiştir. ESWT tedavisi hastalığın nedenlerine yönelik tedavi ile kalıcı iyileşme sağlar. Ayrıca tedavi ederken vücudun kendi iyileştirici mekanizmalarını kullandığı için, hastalık bir kez iyileşirse tekrarlama şansı oldukça düşük. Burada önemli olan hususlardan biri de tedaviye ne kadar

erken başlanırsa o kadar iyi sonuç alınacağıdır.

 

HANGİ ALANLARDA ESWT YÖNTEMİNE BAŞVURULUYOR?

  • Akut ağrılar ve künt yaralanmalar
  • Radial humerus epikondiliti (Tenisçi dirseği)
  • Ulnar humerus epikondiliti (Golfçü dirseği)
  • Tendinozis Calcarea (Kalsifiye omuz tendiniti)
  • Trochanterik bursit
  • Patellar tendinitis
  • Tibialis anterior sendromu
  • Aşilodini (Aşil tendiniti)
  • Plantar facitis
  • Epine calcanei (Topuk dikeni)
  • Kronik entesopatiler (Tendon irritasyonları)
  • Psödoartrozlar (Kaynamayan kırıklar)

 

NASIL UYGULANIYOR?

Uygulama öncesi ilk aşamada röntgen ultrason bulguları ve palpasyon sonucu, sorunlu bölge tespit edilir ve işaretlenir. Hastalığın olduğu noktaya odaklama yapılarak işaretlenen bölgeye ultrason jeli sürülür. Ses dalgalarının etkisinin azalmaması için taş kırma başlığı ile vücudun arasında hava kalmaması sağlanır. ESWT uygulaması hastanın duyacağı çok az bir “çıt” sesi ile başlıyor. Hasta, bu sesi sürekli olarak kısa aralıklarla duyar ve vücudundaki titreşimi çok hafif bir şekilde hisseder. Bu arada ESWT uygulama odak noktası sık sık kontrol edilir. Enerji seviyesi kontrollü olarak hastayı rahatsız etmeyecek şekilde artırılır. Uygulama sırasında enerjinin gücü ve miktarı, hastanın rahatına, taşın çeşidine ve bulunduğu yere göre düzenlenir. İşlem mümkün olduğunca ağrısızdır veya hastanın kabullenebildiği şiddette, hafif bir ağrı olabilir.

3 İLA 5 SEANSTA İŞLEM TAMAM!

ESWT tedavisinde seans süreleri, uygulanan şok sayısı, frekans ve enerji seviyesine göre farklılık gösterebilir ancak ortalama bir seans süresi 20-25 dakika sürer. Yumuşak doku uygulamalarında 3 ila 5 seans arası değişen sürelerde hastanın şikayetinden kurtulması beklenir. Nitekim ilk seanstan itibaren bir haftalık süre içinde ağrılarda azalma görülebilir.

 

ESWT yöntemi; Omuz hastalarında %80 Tenisçi ve golfçü dirseğinde %70 Topuk dikeninde %85 ve üstü başarı oranları sağlayan bir yöntemdir.

 

Şok dalga tedavisi ESWT, tüm dünyanın kabul ettiği bir tedavi olarak onaylanmış ve nanoteknoloji ürünü olarak kliniklerdeki yerini almıştır. Tedavi, topuk dikeninde 1997 yılından, tenisçi dirseğinde ise 2000 yılından bu yana FDA (Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi) onaylıdır.

 

TOPUK DİKENİNE KARŞI KORUYUCU ÖNLEMLER

  • İyi bir arka desteği veya topuk desteği bulunan ayakkabıları tercih edin. Eğer işiniz gereği

sert zeminler üzerinde durmanız gerekiyorsa, ayaklarınız üzerindeki baskıyı azaltmak için kalın kauçuk mat üzerinde durun.

  • Topuğunuzun arkasındaki aşil kirişini ve ayağınızın altında bulunan fasyayı esnetmek için egzersiz yapın. Bu özellikle spordan önce önemlidir.
  • Boyunuz için uygun olan sağlıklı kiloda kalın.
  • İyi bir egzersiz alışkanlığı edinin. Egzersiz seviyelerinizi yavaşça artırın ve destekleyici ayakkabılar giyin.
  • Eğer koşuyorsanız, koşmayı topuk ağrısına neden olmayacak diğer sporlarla değiştirin.
  • Yataktan çıktığınız anda destekleyici ayakkabılar giyin. Yalınayak yürümek veya sert tabanlı bir terlik giymek ayaklarınızın üzerine baskı uygulamanıza neden olabilir.
  • Eğer spor yapıyorsanız ağrınızın ortaya çıkmasını önlemek için ısınma ve fiziksel dayanıklılığı

artırma egzersizleri ile ilgili fizyoterapistinize danışabilirsiniz.

  • Kulakta sıvı birikmesi
  • Bademcik
  • Geniz eti büyümesi

Çocuklarda çok sık görülen kulak burun boğaz hastalıklarına karşı tedbirli ve bilinçli olmak, çocukların sağlıklı gelişimleri açısından çok önemli. Özellikle sık görülen bademcik, geniz eti büyümesi ve kulakta sıvı birikmesine karşı daha bilinçli olmak için bu yazımızı okumanızı tavsiye ediyoruz...

Onların sağlığı her şeyden değerli. Özellikle sağlıklı büyümeleri için anne babalar olarak her türlü tedbiri alır, onları olası hastalıklardan koruruz. Ancak bazı durumlarda daha dikkatli ve erken davranmak, çocuklarımızın gelişimi açısından daha da önemli. Örneğin kulak burun boğaz hastalıkları çocuklarda çok sık görülebiliyor. Bunlar arasında da bademcik, geniz eti büyümesi ve bunun sonucu olarak kulakta sıvı birikmesi oldukça önemli. Öyle ki bu hastalıklar sık görülmeye başlayınca çocukların uyku düzeni bozulurken, gelişme geriliği de ön plana çıkıyor. Medistate Kavacık Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanları Prof. Dr. Rauf Tahamiler ve Prof. Dr. Mehmet Eken, bu üç önemli sorunun belirtileri ve tedavileri hakkında merak edilenleri siz değerli okurlarımız için anlatıyor…

KULAKTA SIVI BİRİKMESİ

Okul öncesi çocuk grubunda orta kulakta sıvı toplanması, yani tıptaki ismiyle ‘seröz otit’ hastalığı oldukça sık görülen bir durumdur. Hastalığın erken evrelerinde çocukta hafif bir işitme kaybı başlar. Kulakta ağrı, ateş, akıntı gibi yakınmalar yoktur. Orta kulak boşluğu normalde havayla doludur. Burun arkasındaki geniz ile kulak arasında havalanma görevini yapan östaki borusu sayesinde orta kulaktaki hava basıncı dış ortamdaki basınçla eşitlenir. Çocuklarda kulak ile geniz arasındaki mesafenin kısa oluşu ve anatomik olarak geniz eti büyüklüğü, sık geçirilen enfeksiyonlar ve alerjik yapı, kulak sıvısı oluşumunun küçük yaşlarda daha sık görülmesinin nedenleri arasındadır.

Eğitim yıllarındaki çocuklarımızı yaşıtlarından geri bırakmamak için işitme konusunda uyanık olmalı ve geç kalmadan doktora başvurmalıyız.

surecgorseli

Tedavide yüz güldüren sonuçlar!

Çocuğunuza seslendiğinizde birkaç defa tekrarlatıyor mu? Derslerdeki başarısında azalmalar olup televizyonun sesini çok mu açıyor? Bunların yanı sıra, sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren, genellikle burun tıkanıklığı sorunu yaşayan ya da uyku sırasında ağzı açık uyuyan veya horlayan çocuklarda orta kulakta sıvı toplanması son derece sık karşılaşılan bir durumdur. Peki nasıl tedavi edilmeli? KBB uzmanı, eğer hastalık varsa buna neyin neden olduğunu araştıracak ve nedene yönelik bir tedavi uygulayacaktır. Bu çocuklarda alerjik zeminde burun akıntısı ve geniz eti büyümesi oldukça sık karşılaşılan durumlar olduğundan alerji yönünden değerlendirilmeleri ve gerekirse alerji testlerinin yapılması da düşünülmelidir. Orta kulakta sıvı birikmesinin, erken dönemde yakalandığında nedene yönelik tedaviyle düzeltilebilen bir durum olduğunu hatırlatalım. Uzun süreli ilaç tedavileriyle sorun ortadan kaldırılabilir. Ancak östaki borusunun tıkanmasına neden olan geniz eti ve bademcik büyüklüğü durumlarında ve ilaç tedavisinin etki etmediği durumlarda cerrahi tedavi gerekir. Üstelik sonuç son derece yüz güldürücüdür. Orta kulakta sıvı toplanması nedeniyle kulak zarına yerleştirilen havalanma tüpü ameliyatları sık yapılan ve işitmeyi düzelten bir operasyondur. Yerleştirilen tüp 3-6 ay gibi bir süre sonunda çoğunlukla kendiliğinden çıkmaktadır. İleride kalıcı bir işitme bozukluğuna yol açmamak ve özellikle eğitim yıllarındaki çocuklarımızı yaşıtlarından geri bırakmamak için işitme konusunda uyanık olmalı ve geç kalmadan doktora başvurmalıyız.

BADEMCİK (Tonsilla Palatina)

Bademcikler bilindiği üzere, boğazımızın her iki yanında yer alan ve dışarıdan gelen mikroplara karşı savunma sistemimizin parçası olan organlarımızdır. Savunma görevi sırasında, bademcik iltihabı dediğimiz ateş, boğaz ağrısı, kızarıklık, halsizlik gibi şikâyetlere yol açan hastalık meydana gelebilir. Çocuklarda sık rastlanan bademcik iltihaplarında, doktorunuz tarafından verilen ilaçlar hastalığın iyileşmesini sağlar.

GENİZ ETİ (Adenoid)

Geniz eti, burun ile boğaz arasına yerleşmiş bir dokudur. Görevi, burundan giren bakteri ve virüs cinsi mikropları yakalamak ve vücudun mikroplarla savaşmasına yardımcı maddeler olan antikorları üretmektir. Eğer çocuğunuzda sürekli ya da sık tekrarlayan geniz eti büyümesi veya iltihabı varsa, doktorunuz geniz etinin ameliyatla alınmasını önerebilir. Çocuklar geniz eti alındıktan sonra daha sık hastalanmazlar; çünkü vücutta geniz eti gibi görev yapan başka dokular da aynı fonksiyonları yeterince yapabilirler. Geniz etinin büyümesi halinde çeşitli belirtiler görülebilir. Çocuğunuzda aşağıdaki belirtilerinden biri veya birkaçı bulunabilir:

  • Burundan nefes almakta güçlük
  • Sürekli ağızdan nefes alma
  • Burun tıkalı gibi genizden konuşma
  • Nefes alırkan hırıltılı ses çıkarma
  • Uyku sırasında horlama
  • Uykuda birkaç saniye süreyle nefesini tutma (uyku apnesi)
  • İştahsızlık ve gelişme geriliği

 

Geniz eti ameliyatı ne zaman gerekli?

Doktorunuz, çocuğunuzda aşağıdaki durumlardan bir veya birkaçı varsa geniz eti ameliyatı önerebilir:

  • Nefes alma güçlüğü
  • Uyku apnesi
  • Sık tekrarlayan geniz eti iltihabı
  • Konuşma bozukluğu

Ne kadar basit görünüyor olursa olsun, her ameliyat çocuk ve ebeveynler için genellikle korkutucudur. Onu nelerin beklediğini anlatarak, çocuğunuzun kendini ameliyata hazırlamasına yardımcı olabilirsiniz.

HANGİ DURUMLARDA BADEMCİK ALINMALI?

  • Her yıl sık sık tekrarlayan (yılda 3 defadan fazla), sürekli ilaç kullanımına gerek duyulan kronik enfeksiyonlar
  • Aşırı iri bademciklerden kaynaklanan nefes alma güçlüğü
  • Horlama
  • Ağzı açık uyuma
  • Büyüme-gelişme geriliği

Bademcik ameliyatları KBB uzmanınızca gerekli görüldüğünde son derece yüz güldürücü

girişimlerdir. Thermal Welding, Koblator cihazı ile bademcik ameliyatları hastanemizde de

yapılmaktadır. Bu cihaz, ısı ve basınç ile dokuların kanamasız ayrılmasına dayanır. Teknik sayesinde kanama olasılığı minimuma indirilir. Ameliyat sonrasında ağrı çoğu zaman hiç olmaz ya da oldukça hafif hissedilir.

Havalar soğumaya başladı. Her sonbahar - kış döneminde olduğu gibi bu sonbahar - kış da çocuklar sık sık solunum yolu enfeksiyonlarıyla yüzleşecekler. Ancak onları korumak ve hasta olduklarında en kısa sürede iyileşmelerini sağlamak, elbette yine anne ve babaların görevi.

Soğuk kış günlerine girdiğimiz şu dönemde solunum yolu enfeksiyonları yine popüler sağlık konuları arasındaki yerini almaya başladı. Özellikle okulların da açılmasıyla birlikte, çocuklarda görülme sıklığı yükselen üst solunum yolu enfeksiyonları ile bunların ilerleyerek orta kulak enfeksiyonları, bronşit ve zatürre gibi alt solunum yolu enfeksiyonlarına kadar varması nedeniyle dikkatli olmakta fayda var. İşte bu konudaki bilgilerinizi tazelemek ve çocuklarınızı mevsimsel hastalıklara karşı daha iyi korumanız için Medistate Kavacık Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Güvenç’in bu yazısını okumanızı tavsiye ediyoruz.

YÜZDE 60’I VİRÜS KÖKENLİ

Solunum yolu enfeksiyonları, burundan başlayıp akciğerlere kadar uzanan geniş bir alanı etkiler. Orta kulak ve sinüs enfeksiyonları da bu grubun içindedir. Ancak en sık rastlanan odaklar üst solunum yolunu ilgilendiren ve burundan larinkse (gırtlak) kadar olan kısımdır. Sözü edilen enfeksiyonların yüzde 60 kadarı virüs nedeniyle ortaya çıktıkları için ve virüsleri antibiyotikler etkilemediği için bu gruptaki hastalara antibiyotik verilmez. Geriye kalan yüzde 40’lık grubun etkeni bakteriler olabileceği için antibiyotik kullanılması gerekebilir. Viral gruplarda gereksiz antibiyotik verildiğinde zamanla antibiyotiklere direnç gelişimi söz konusu olabilir. Ayrıca gereksiz uygulanan antibiyotikler bağırsaklardaki yararlı bakterileri de yok ederek zararlı bir etki oluşturur ve antibiyotik ishali denilen bir tablo ortaya çıkarabilir.

surecgorseli

BOĞAZ ENFEKSİYONUNA DİKKAT!

Boğaz enfeksiyonu denince genellikle bademcik (tonsil) ve yutak (farenks) enfeksiyonu anlaşılır. Daha az olarak ses tellerinin de bulunduğu gırtlak bölümünde enfeksiyon oluşabilir. Boğaz enfeksiyonlarının yukarıda da ifade edildiği gibi yüzde 60 kadarı viral kökenlidir ve hafif bir klinik tablo söz konusudur. Ateş görülebilir ama çok yüksek olmayabilir, burun akıntısı - tıkanıklığı tabloya eşlik eder. Hafif olarak öksürük olabilir. Bakteriyel olan enfeksiyonlarda A grubu Beta Hemolitik Streptokop önemli bir etkendir. Bu bakteriler ciddi bademcik iltihabı, yüksek ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve ciddi halsizlik - kırgınlık yapabilirler. Hasta öyküsü ve fizik muayene ile virüs - bakteri ayrımı yapılabilir, hızlı antijen testi (strep A) ve boğaz kültürü ile ayırım kesinleştirilebilir. Bakteri belirlenirse uygun antibiyotik tedavisine başlanabilir.

ÇOCUĞUNUZ SIK HASTALANIYORSA…

Bademcikler boğazın nöbetçileri gibi kabul edilebilir, solunum yoluyla alınan mikropların burada tutulmasını sağlar ve alt solunum yollarına inmesini önlemeye çalışırlar. Bir kış döneminde 5-6 defadan fazla boğaz, bakteriyel boğaz iltihabı olur, bademcikler (ve bu arada geniz eti) çok irileşirse çocuk rahatça soluk alıp veremez. Ayrıca bu durum beslenmeyi de olumsuz etkileyerek büyüme ve kilo almayı da yetersiz bir duruma getirir. Böyle durumlarda çocuğun bir kulak burun boğaz uzmanına yönlendirilerek bademciklerinin (ve bu arada geniz etinin) alınıp alınmamasına karar verilir.

ZATÜRRE (PNÖMONİ)

Zatürre akciğer dokusunun enfeksiyonudur, viral ya da bakteriyel olabilir. Viral olarak başlayıp ikincil olarak bakteri de eklenebilir. Çocuğun genel durumu bozulur, iştahı azalır, kendini bitkin hisseder, kusabilir, öksürük giderek artar. Solunum yolları salgısı da artabilir ancak çocuklar bunu dışarı çıkarmadıklarından genellikle yutarlar. Tanı için öykü, fizik muayene sonrası kan sayımı, CRP ve akciğer grafisi yapılabilir. Tanı kesinleştirildiğinde bakteriyel etken düşünülürse uygun antibiyotik tedavisine başlanır.

KARIŞAN İKİ SORUN: SOĞUK ALGINLIĞI VE GRİP…

Her şeyden önce bu enfeksiyonların ikisi de viral kökenlidir. Soğuk algınlığı hafif bir enfeksiyondur. Burun akıntısı - tıkanıklığı, hafif bir kırgınlık ve öksürük olabilir. Ateş genellikle yükselmez. Grip enfeksiyonu ise ağır bir tabloyla seyreder. Yüksek ateş, ciddi boğaz ağrısı, aşırı kas ve eklem ağrılarına bağlı kırgınlık – halsizlik (hastayı yatağa düşürecek kadar), öksürük olabilir. Her ikisinde de komplikasyon (bronşit ve zatürre gibi) gelişmedikçe antibiyotik kullanılmaz. Ancak grip tablosunda hastalığın ilk 1-2 gününde hastalığa uygun bir grip ilacı hekimin tercihine göre kullanılabilir.

ÇOCUKLARINIZI KORUMAK İÇİN 6 KURAL!

  • Çocuklarınızı özellikle hasta kişilerin olduğu kalabalık ortamlardan uzak tutun.
  • El hijyenini ihmal etmeyin ve ellerini sık sık sabunlu suyla yıkamaları için teşvik edin.
  • Odalarını sık sık havalandırın.
  • C vitamini bakımından zengin beslenmelerine özen gösterin.
  • Çok sık hastalanıyorlarsa koruma aşılarını yaptırın.
  • Evde kapalı ortamda sigara kullanmayın.

1.Preimplantasyon Genetik Tanı

Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT), tüp bebek tedavisinde anne ile babadan alınan yumurta ve spermlerle oluşturulan embriyoların, genetik analizlerinin yapılarak, sağlıklı embriyoların, anneye transfer edilmeden önce seçilmesi işlemidir. PGT ile, anne veya babada bilinen bir genetik hastalığın embriyoya aktarılıp aktarılmadığı veya genetik olarak normal anne babaya ait embriyoların kromozom sayıları incelenir.

PREIMPLANTASYON GENETİK TANI (PGT) NASIL YAPILIYOR?

PGT öncesi genetik analizi tamamlanan çiftler tüp bebek tedavisine başlayabilirler. Anne babadan alınan yumurta ve spermlerle oluşturulan embriyolar 3. Günlerinde 6-8 blastomerli duruma gelirler. Blastomerlerden 1 veya 2 tanesialınarak, genetik analiz işleminin yapılacağı tüplere aktarılır.Embriyonun rahim safhasındadır.

KİMLER PREIMPLANTASYON GENETİK TANIDAN (PGT) YARARLANABİLİR?

  1. Tekrarlayan gebelik kayıpları ve tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı yaşayan çiftler 2. Kısırlık sorunu olan erkekler
  2. Ailelerinde X kromozomuna bağlı genetik bir hastalık olan çiftler
  3. Otozomal çekinik bir hastalık taşıyan çiftler
  4. Otozomal baskın bir hastalık taşıyan çiftler
  5. Yapısal kromozom bozuklukları taşıyıcısı olan çiftler
  6. HLA uyumlu kardeş
  7. İleri yaştaki anneler

CCS (GENİŞLETİLMİŞ KROMOZOM TARAMASI)

Tüp bebekte ileri yaş kadınların hamile kalma olasılığını artıran yeni bir teknik. Tüp bebek tedavisi ile elde edilen embriyolar öncelikle CCS (Comprehensive Chromosome Screening – Genişletilmiş Kromozom Taraması) yöntemi ile önemli kromozom anomalilerin saptanması için test edilir. Bunun için embriyolardan yaklaşık 100 hücreden oluştukları blastokist evresinde numuneler alınır. CCS, embriyoların her birinde anne ve babadan 23’er olmak üzere toplam 46 normal kromozom olup olmadığını test eder. Genetik olarak normal olan embriyolar anne rahmine transfer edilmeden önce sonradan çözülmek üzere 1-2 ay boyunca dondurulmuş olarak saklanır. Bu saklama dönemi, kadının tüp bebek tedavisi nedeniyle bozulan hormonal dengesinin normale dönmesine zaman tanır.

surecgorseli

2. Destekli Yuvalama (Assisted Hatching)

Tüp bebek merkezlerine başvuran çiftlerin yarısından fazlasında embriyo gelişmesine rağmen gebelik oluşmamaktadır. Döllenme olmasına rağmen gebelik oluşmamasının kaynağı muhtemelen embriyonun rahime yerleşme safhasındadır. Embriyonun rahim içine yerleştirilmesini takiben farklı olaylar gelişir, embriyo bölünmeye ve büyümeye devam eder. Belirli bir boya erişince kendisini çevreleyen zarı (zona pellusid) yırtarak endometrium olarak adlandırılan rahim içindeki dokunun derinliklerine yerleşir ve büyümesine devam eder. Gebeliğin oluşmamasının en önemli nedeni olarak, embriyonun bu zarı yırtarak dışarıya çıkamaması ve dolayısıyla rahim duvarına yerleşememesi gösterilir. Bu problemi çözmek için embriyoyu çevreleyen bu zarda embriyo transferi işlemi öncesi kimyasal veya mekanik yöntemlerle küçük bir delik açılarak embriyonun bu zarı yırtması ve rahim duvarına yerleşmesi sağlanır.

3. Blastokist Transferi

Son dönemlerde geliştirilmiş medium sistemlerinin kullanılması embriyo canlılığını laboratuvar ortamında daha da uzatmış ve buna bağlı olarak günümüzde tüp bebek merkezlerinde, daha yüksek gebelik oranlarının elde edildiği 5. ya da 6. gün transferleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Buna blastokist transferi adı veriliyor. Embriyonun ana rahmine tutunmadan önce ulaştığı en son aşama ise blastokist aşaması olarak adlandırılıyor.

BLASTOKİST transferinin avantajlarını şöyle sıralayabiliriz:
  • Gelişim potansiyeli daha iyi olan embriyoları seçebilme
  • Canlılığı yüksek olan daha az sayıda embriyo transfer ederek çoğul gebelik olasılığını azaltması
  • Embriyo gelişimini daha iyi gözleyebilme
  • Embriyoları en yüksek gelişim potansiyeline sahip oldukları dönemde, yani blastokist aşamasında döndürebilme

4. Embriyo Dondurma

Tüp bebek tedavilerinde çoğul gebelik riskini en aza indirmek için genel yaklaşım en fazla iki embriyo transfer etmektir. Bu şekilde elde edilen fazla embriyoların dondurulması, hastaya hem ekonomik hem de psikolojik bir avantaj sağlar. Ayrıca dondurulan embriyolar transfer edileceği zaman hasta herhangi bir tedaviye gereksinim duymaz. Embriyo dondurma işleminde son yıllarda kullanılmaya başlanan Vitrifikasyon (hızlı dondurma) metodu ile başarı şansı yükselmiştir. Çiftlerden izin belgesi alınarak dondurulan embriyolar saklanmakta ve çiftler istediği zaman kullanılabilmektedir

5. Hidrosalpinks (Tüplerde sıvı) olan hastalarda tüp bebek tedavisi

Tüp bebek tedavisine başvuran bir hastada tüplerde sıvı (hidrosalpinks) olduğu gözlenirse, tedaviye başlamadan önce bu sorunun çözülmesi gerekir.

HİDROSALPİNKS NEDİR?

Hidrosalpinks, daha önce geçirilmiş bir enfeksiyon sonucu kadının tüplerinde oluşan sıvı birikimidir.

Hidrosalpinks tüp bebek başarısını nasıl etkiler?

Tüplerde sıvı olması, hamilelik, implantasyon (embriyonun tutunması) ve canlı doğum olasılığını tüplerden kaynaklanan diğer kısırlık nedenlerine göre yarı yarıya azaltır. Bu durum düşük olasılığını da iki katına çıkarır. Hidrosalpinks nasıl tedavi edilir?
Hamileliği engelleme mekanizması tam olarak açıklanamasa da, araştırmalar tüp bebek tedavisine başlamadan önce bu sıvının boşaltılması gerektiğini ortaya koymuştur. Bunun için birkaç tedavi yöntemi mevcut:

  • Salpingektomi (Tüpün tamamen alınması)
  • Tüplerin bağlanması
  • Transvajinal Aspirasyon (Sıvının vajina yoluyla emilmesi)

“Hidrosalpinks”i önlemek ise mümkündür…
Klamidya gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar, hidrosalpinks ve dolayısıyla kısırlık riskini artırır. İdeal olan, cinsel yolla bulaşan hastalıkları önleyerek hidrosalpinksin önüne geçilmesidir. Bunun için özellikle gençlerde kondom kullanımını teşvik etmek, cinsel yolla bulaşan hastalıkların tamamıyla iyileşene kadar tedavisine devam edilmesi ve eşin bilgilendirilmesi konusunda halkı bilinçlendirmek önemlidir.

ERKEK İNFERTİLİTESİNDE BAŞARIYI ARTIRAN UYGULAMALAR

ERKEK İNFERTİLİTESİNDE SAĞLIKLI SPERM SEÇİMİ

  1. İstedikleri halde çocuk sahibi olamayan çiftelere bakıldığında, sorunların yüzde 40’ının erkekler, yüzde 40’ının kadınlar, yüzde 20’sinin de her ikisinden kaynaklandığını söylemek mümkün. Kadın konusunda daha çok araştırma yapılırken, erkeğin değerlendirilmesi sadece sperm analizine indirgeniyor.
  2. Erkek infertilitesine (kısırlık) etki eden başlıca faktörler arasında;
    • Doğumsal ürogenital nomaliler (en sık rastlananinmemiş testis),
    • Maliniteler (kanser),
    • Ürogenital enfeksiyonlar,
    • Varikosel (testis damarlarında genişleme),
    • Hormonal bozukluklar,
    • Genetik anomaliler sayılabilir.
    Yüzde 30-40’ında ise problemin sebebi bilinmiyor. Bu gruba da tıp dilinde “idiopatik erkek infertilitesi” deniyor.
  3. Çiftlerde problem erkekte olduğu zaman mutlaka erkeğin üroloji uzmanı tarafından muayenesi gerekmektedir. Anatomik bozuklukların teşhisi, testosteron azlığı gibi kısırlıkla beraber sık görülen hormonal bozuklukları veya testis tümörü gibi hastalıkların erken teşhis ve tedavisi açısından önem taşır. Erkeğin sadece sperm analizine bağlı olarak değerlendirilmesi ve doğrudan tüp bebek tedavilerine yönlendirilmesi tedavide tekrarlayan başarısızlıklara ve maddi manevi kayıplara yol açar.
  4. SAĞLIKLI SPERM SEÇİMİ İÇİN DNA FRAGMANTASYON TESTLERİ
    “Yakışıklı sperm yetmiyor!”
    Sperm tahlillerinde üç göstergeye bakılmaktadır.
    • Sperm sayısı (en az 20 milyon olması gerekiyor).
    • Hareket (en az yüzde 50’si ileriye doğru hareketli olmalı).
    • Morfoloji yani şekil, görünüm.

    Ancak bu veriler yeterli olmamaktadır. Spermlerin DNA’sı da önemli bir belirleyici olmaktadır. Zira DNA’daki bozukluk, hem yumurtanın döllenmemesine hem de düşüğe yol açabilmektedir. Normal tüp bebek uygulamalarında spermler genellikle döndürme ya da yüzdürme yöntemiyle seçilmektedir.Ancak bu işlemler spermlere kısmen zarar verebilir. Spermlerin doğal ortamlarındakine benzer şekilde seçilmesi fikrinden hareketle geliştirilen “mikroçip” (sperm çip veya mikro akışkan çip de deniyor), başka bir deyişle mikro akışkan sıvı teknolojisi bir kolaylıktır. Özellikle en kaliteli ve en sağlıklı spermi bulma konusunda çok önemli bir gelişme olduğunu kabul etmek gerekir.

  5. MENİDE HİÇ SPERM OLMASA BİLE ÇARE VAR MI?
    Azoospermia dediğimiz semende hiç sperm çıkmaması durumunda genel olarak iki türlü nedenden söz edilebilir:
    • Testiste sperm yapımı azalmıştır.
    • Sperm yapımı mevcut olmasına rağmen kanallar doğumsal olarak yoktur veya tıkalıdır. Bu durumda hastanın muayenesi ve hormon incelemeleri neticeye götürür. Günümüzde testis dokusundan cerrahi yolla arama işlemine mikroskop altında yapılan mikro TESE operasyonu ile sperm bulma imkanı mevcuttur. Ancak Azospermi vakalarında teşhisin mutlaka doğru konulması gerekmektedir.

Sağlıklı insanlarda da zaman zaman görülebilen reflü, eğer uzun süre devam ederse ve günlük yaşantınızı kötü etkilemeye başlarsa, kalıcı bir reflü sorunuyla karşı karşıya olabilirsiniz. Ancak daha fazla gecikmeden medikal tedaviyle, gerekli durumlarda ise kolay ve konforlu cerrahi yöntemler sayesinde bu sorundan tamamen kurtulmanız mümkün.

Ne yediğiniz yemekten ne de bulunduğunuz bir ortamda sohbet etmekten keyif alıyorsunuz. İçinizdeki “yangın” sosyal yaşantınıza dair alabileceğiniz tüm keyiflerden sizi mahrum bırakır noktaya gelmiş... Günler, aylar geçiyor fakat şikayetleriniz hiç değişmiyor. O halde bir uzmana başvurma vakti gelmiş demektir. Medistate Kavacık Hastanesi Genel Direktörü ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Emin Ersoy ile Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Burak Toros, her sağlıklı insanda ayda bir ya da iki kez görülebilen reflü şikayetlerinin normal olduğunu söylüyorlar. Ancak şunu da ekliyorlar; bu şikayetler uzun süreli ve günlük yaşantınızı kötü etkileyen bir noktaya geldiğinde, kalıcı bir reflü hastalığının belirtisi olabilir. Uzmanlarımızın, reflüye ve tedavisine yönelik paylaştıkları bilgileri okuduğunuzda, içinizdeki yangını söndürmenin aslında hiç de zor olmadığını göreceksiniz.

surecgorseli

GASTROÖZEFAJİAL REFLÜYE GENEL BAKIŞ

Reflü Hastalığı (GÖRH), asidik mide içeriğinin gerisin geriye yemek borusuna (Özefagusa) taşması (reflüsü) olarak tanımlanabilir. Yemek borusunun en sık görülen hastalığıdır; genellikle midede asit üretim fazlalığı ve bunun yemek borusuna sık ve yoğun bir şekilde taşarak, orada aside bağlı kalıcı veya geçici hasar oluşturmasının bir sonucudur. Batı toplumlarında sıklığı %40’a yakın olup, hayat kalitesini ciddi anlamda düşürmektedir. Uzun yıllar tedavisiz ve kontrolsüz kalırsa, yemek borusu alt uçta/mide girişinde kanser (Adenoca) gelişimine neden olabilmektedir.

Belirttiğimiz gibi en sık nedeni tek başına midedeki asit fazlalığı olsa da; birçok hastada, normalde bu asidin geri kaçışını engelleyen kapakçıktaki yapısal sorunlar (gevşek kapakçık, mide fıtığı), hastalığı kolaylaştırıcı etkenlerdir. GÖRH’nda rolü olan, ancak daha nadir görülen mekanizmalar ise şöyle sıralanabilir: Yemek borusunda kasılma (Özefajial Motilite) bozuklukları, gecikmiş mide boşalması, safra reflüsü, bozulmuş lokal savunma mekanizmaları (Örneğin tükürük salgısında azalma vs.)… Bozulmuş yemek borusu kasılması olan hastalarda; daha ağır reflü, yavaşlamış asit temizlenmesi, daha ağır doku hasarı, GÖRH’nın yemek borusu dışında yol açtığı sorunlarda sıklık artışı; görülmektedir. Bu durumun en iyi örneği, cilt katılığı hastalığıdır (Skleroderma). Eşlik eden Sicca (vücut salgılarında kuruluk hastalığı) sendromu; tükürük salgısının azalması sonucunda asidi giderme kapasitesinde düşüşe sebep olur.

TANI SÜRECİ

GÖRH’nın baş semptomu, göğüs ağrısıdır (Heartburn). Bu varsa, tanı kolaydır. Zaten non-kardiak (kalpten kaynaklanmayan) göğüs ağrısının en sık rastlanan sebebi; GÖRH’dır (asit irritasyonuna bağlı). Kronik öksürük, astım, boğaz ağrısı, ses kısıklığı, globus (boğazda takılma) hissi de genellikle tabloya eşlik etmektedir. GÖRH’nın sebep olduğu diğer semptomlar ise şöyle sıralanabilir; Asit rejürjitasyonu (ağza acı su gelmesi), artmış geğirme, disfaji (Ağrılı yutma), ağız kokusu ve ağza acı su gelmesi (water brash).

Ön tanı sonrası; genellikle daha ileri tanı testlerine gerek kalmadan, reflü giderici tedaviye başlanır. Alarm bulguları varsa (Disfaji-zor yutma, Odinofaji-ağrılı yutma, iştahsızlık, kilo kaybı, GİS kanama öyküsü); ileri tanı yöntemlerine başvurulmalıdır. Uzman bir gastroenteroloji uzmanı tarafından uygulanacak endoskopik yöntem (Gastroskopi) tanıda altın standarttır. Reflünün yol açtığı daha ciddi sorunları (Eroziv Özefajit, ülserasyon, Barrett’s Özefagusu ve darlık) tanıma açısından; konumu eşsizdir. Uzun süreli GÖRH semptomları varlığında, tanısal şüphe varsa, tedaviye rağmen düzelme tam değilse; endoskopi yapmak kaçınılmazdır. Tanıda 24 saatlik pH monitorizasyonu ise; günümüzde daha kısıtlı bir hasta grubuna uygulanır. Özefagus impedansı ve pH ölçümleri ise; non-asit reflünün araştırılmasında kullanılır.

NASIL TEDAVİ EDİLMELİ?

Hafif şikayetleri olan hastalarda; kilo vermek, sigaranın bırakılması, yatak başının yükseltilmesi ve gerekli olması halinde antasit (mide şurubu) kullanımı önerilebilir. Daha ağır şikayetleri olanlarda ise, daha ciddi ve uzun süreli bir tedavi gereklidir. Ciddi reflü hastalığında; PPİ’lar (Mide ilaçları-Mide koruyucu) tedavinin belkemiğidir. Başlangıç, çift doz ile olmalıdır. İlaç tedavisi, 6 aya dek uzatılabilir. PPİ’lara başlangıçta eklenen yoğun antasit tedavisi, şikayetlerin kaybolmasını hızlandırır. Burada asıl amaç; reflü semptomlarını kontrol etmek, yemek borusunda ülsere yol açmış reflüyü (eroziv özefajit) iyileştirmek, olası sorunların (komplikasyonların) engellenmesidir. Diyet + yeterli süre ve dozdaki medikal (ilaç ile olan) tedaviye rağmen düzelmeyen hastalarda; anti-reflü cerrahisi (Nissen fundoplikasyonu vs.) önerilebilir. Ancak hasta, cerrahinin risk ve komplikasyonlarından önceden haberdar edilmelidir (Gas-bloat syndrome vs). Pratik yaklaşım açısından bakarsak; KBB polikliniğine gelen ve tekrarlayan boğaz ağrısı-kuru öksürük gibi şikayeti olan hastalara, PPİ (mide ilacı) başlanıp takibe alınabilir. Hasta bunlarla düzeliyorsa, GÖRH olduğu düşünülüp bir gastroenteroloji uzmanına yönlendirilmesi uygun olacaktır.

TEDAVİ EDİLMEZSE NE OLUR?

Eğer reflü tedavi edilmezse yemek borusu alt kısmı daralabiliyor ve buna bağlı olarak da ciddi yutma güçlükleri gelişiyor. Ayrıca fazla asit ve mide içeriğine bağlı ülserler de ortaya çıkabiliyor. Yemek borusunun alt ucunda mide iç kısmı hücrelerinin bulunması (Barret Osefagusu) ise reflünün en tehlikeli etkisidir. Çünkü yemek borusu alt uç kanserlerinin en önemli nedeni, reflü sonrası gelişen Barret Osefagusu’dur.

TEDAVİ İÇİN 1. KURAL: KÖTÜ ALIŞKANLIKLARINIZI TERK EDİN!

Güncel tıbbi tedavilerde mide asidini bloke eden antiasid ilaçlar şikayetleri azaltmak için kullanılıyor. Fakat ilaç ile birlikte reflüye neden olan tütün mamulleri, alkol tüketimi, düzensiz yaşam ve stres gibi faktörler söz konusu ise tedavinin başarılı olabilmesi için bunların ortadan kaldırılması şart! Aksi takdirde hasta, gittikçe dozu artan ve ciddi yan etkileri olan ilaçları uzun süreli kullanmak zorunda kalarak ilaca bağımlı hale gelebiliyor. İlaçların da kemik erimesi ve benzeri yan etkileri olabiliyor.

REFLÜDE CERRAHİ TEDAVİ

KİMLER LAPAROSKOPİK (KAPALI) CERRAHİ İLE TEDAVİ EDİLEBİLİR?

Reflü tedavisi için genel anestezi altında yapılan laparoskopik cerrahi, medikal tedavinin artık cevap vermediği durumlardaki hastalar için konforlu ve kolay bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemin uygulanabileceği hasta gruplarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Hiatal hernisi (mide fıtığı) + reflüsü olan hastalar.
  • Proton pomba inhibitörleri – PPI (aside engel olan ilaçlar) kullanıp şikayeti geçenler fakat ilaç kesildikten sonra tekrar şikayeti başlayanlar.
  • Antiasid ilaç bağımlısı hastalar.
  • Reflü hastalığına bağlı astım, farengit ve öksürük, orta kulak iltihabı (otit) benzeri şikayeti olanlar.

LAPAROSKOPİK (KAPALI) CERRAHİ İLE REFLÜDEN KURTULUN!

Reflü tedavisi için genel anestezi altında yapılan laparoskopik cerrahi yaklaşık bir saat süren bir operasyon.

Yöntemde; karın cildi üzerine birkaç küçük delik açılıyor, buradan yerleştirilen kamera ile alınan görüntü, televizyon ekranına yansıtılıyor ve işlem gerçekleştiriliyor.

Hastalar ameliyattan sonra bir gece hastanede kaldıktan sonra taburcu olabiliyor.

İlk iki hafta sıvı ve jöle kıvamlı besinlerle beslenmesi gereken hastalar daha sonra her türlü gıdayı alabiliyor.

Ameliyat laparoskopik yöntemle olduğu için ağrılar açık yönteme göre daha az, estetik açıdan da kozmetik sonuçlar çok daha iyidir. Hastalar, hastaneden çıktıktan birkaç gün sonra günlük ve çalışma hayatına dönebiliyorlar.

BU ŞİKAYETLERE DİKKAT!

Aşağıdaki şikayetlerin bir ya da birden fazlasını uzun süredir ve sık sık yaşıyorsanız, bir uzmana başvurun!

  • Ağıza acı ekşi su gelmesi
  • Göğüs duvarı arkasında yanma
  • Göğüs ağrısı
  • Boğaz ağrısı
  • Bulantı
  • Kuru öksürük
  • Farengit (boğaz yanması ve öksürük)
  • Orta kulak iltihapları (otit)
  • Astım nöbetleri
  • Yutma güçlüğü
  • Gıdaların takılma hissi
  • Ses kısıklığı
  • Hazımsızlık ve geğirti

Sağlık turizmine katkılarıyla öne çıkan Medistate Kavacık Hastanesi, Avrupa, Afrika ve Türki Cumhuriyetler'den hasta kabul ediyor. Obezite ve diyabet cerrahisi, yüksek riskli gebeliklerin takibi, tüp bebek kardiyoloji merkezin iddialı olduğu alanlardan bazıları "Kanserden obeziteye, beyin cerrahisinden tüp bebeğe kadar her alanda hastamız var. Bunların çoğu kendi ülkelerinde her şeyi deneyen ve üst bilgiye ihtiyaç duyan kişiler. Tedavi edip, ülkelerine gönderiyoruz" şeklinde konuşan Medistate Kavacık Hastanesi Genel Direktörü ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Emin Ersoy, hastalara gereken ilgiyi, güler yüz ve şefkatle gösterdiklerini belirtti. Ersoy'la sağlık turizminden obeziteye, beslenme alışkanlıklarımızdan cerrahi alandaki yeniliklere kadar keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Tüm dünyada neredeyse salgın haline gelen obeziteyle ilgili Türkiye’deki son durum nedir? Sağlık Bakanlığı'nın yaptığı bir araştırmada, Türkiye'de her dört ya da beş kişiden birinin obez olduğu ortaya çıktı. Yani çok ciddi bir problem. Dünyaya baktığınızda, obezite salgın bir hastalık. Sadece fiziksel, görüntüsel şişmanlık diye düşünülmemeli. Görüntüsel kısmı, buz dağının deniz üzerinde kalan kısmı. Yani aşağıda kalan, dev bir kısım var. Bunlar, hastaların sahip olduğu veya sahip olacağı sağlık sorunları. Aralarında yüksek tansiyon, diyabet, eklem ve kalp hastalıkları, felç, solunum sistemi rahatsızlıkları var. Hasta eğer fazla kilolarından kurtulamazsa, günün birinde mutlaka bu bahsettiğimiz sorunlardan birine sahip olacak ve bununla yaşayacak./p>

Bir obezite hastası dış görünüşünden rahatsız değilse, bu sorunlar belirti verip, onu doktora götürür mü?

Elbette. Yukarıda saydığım hastalıkların yüzde 80'i fazla kiloyla ilgili. Örneğin diyabet... Şeker hastalarının yüzde 90'ı tip 2 diyabettir. Sonradan kazanılan bu tipin nedeni, fazla yağlar ve kilolardır. Kişinin insülini bu kadar yağ ve kiloya yetmez, kan şekeri yükselir. Yani diyabetinin sebebi, obezitedir.

Obezitenin en önemli nedenlerinden biri, modern yaşamın getirdiği kolaylıklar. Bunlardan vazgeçmek zor olduğuna göre, neler yapmamızı tavsiye edersiniz? Türkiye'de obezlerin en sık görüldüğü yer, Marmara Bölgesi. İnsanlar hep bir koşturma içinde çalışıyor ve hızlı yiyip, tüketmek zorundalar. Böyle bir tüketim olduğunda, fast food türü yiyeceklere yöneliyorlar. Hamburger, patates kızartması ve kalorisi yüksek asitli içecekler ön plana çıkıyor. Obezitenin gıdayla ilgili en önemli sebepleri; kola, şekerli içecekler ve patates kızartması. Yani fast food gıdalar, obezitenin ana nedeni. Bir de bu düzende hareket kısıtlılığı ve atıştırmalar, abur cubur varsa, harcayamadığınız bir sürü kalorinin size yol, su, elektik yani yağ olarak dönmesi gayet normal.

Önce protein sonra sebze Peki bu döngüden kurtulmak için neler yapalım? Yemeklerimizi evde pişirelim ve yiyelim. Eğer bu mümkün değilse, kalorisi az olanları tüketelim. Diyelim ki, bir restorana gittiniz ve elinizde bir menü var. İlk seçeneğiniz, protein ağırlıklı gıdalar olsun. Karbonhidrat seçmeyelim. Toplumumuzun en çok tükettiği şeyler ekmek, pasta, kek, börek ve tatlılardan uzak durmaya çalışalım. İkinci yemek, sebze olsun. Mutlaka salata yiyelim. Meyve tüketeceksek, bir tane olsun. Koca bir tabağın içine, 'Nasılsa meyve yiyorum' diyerek armut, elma, şeftali ve bir salkım üzümü koyarsak, fruktoz dediğimiz meyve şekerini fazlasıyla alırız. Böylece yağ olarak vücudunuzda kalır. Özetle; protein ve sebze ağırlıklı gıdalar tüketelim. Ekmek gibi karbonhidratı yüksek besinlerden uzak duralım. Bunları yapar, üzerine de biraz hareket eklersek iyi olur.

İşe, 10 dakika yürümekle başlayabiliriz. Yemekten sonra 10 dakika yürüyün, bu metabolizmanızı hızlandırır. İleride daha fit olmak istiyorsanız, bu süreyi 30 dakikaya çıkarabilirsiniz. Şu hareket etmek değildir tabii ki; ev hanımları 'Ben zaten evde çok iş yapıyorum, sabahtan akşama yoruluyorum' der. Böyle bir şey yok. Günlük aktiviteleri yaparken, o arada abur cubur ve atıştırmalıklar da yeniliyor. Yani bu spora girmiyor. Spor, belli bir programa göre yapılır. Nasıl, saat 13.00'te öğle yemeğinizi yiyorsanız, 17.00 ya da 17.30 gibi de hareket etmeyi planlayın.

Beslenmeyle psikoloji arasında da yakın bir ilişki var değil mi? Yedikçe mutlu oluyor bazı insanlar. Yemek, bir mutluluk kaynağı çünkü serotonin salgılatıyor. Yiyerek kendini meşgul edenler de var. Mesela maç seyrederken bir şeyler yiyip, içmek biliçsizce yapılıyor. Kişi mutlu oluyor ya da stresini azaltıyor. Yemek, özellikle obezlerde en büyük mutluluk kaynağı. İnsanların karınlarının doyduğunu hissedecek şekilde yemeleri lazım. Yani hızlı yerseniz, tokluk hissetmezsiniz. Tokluk hissetmek için mide duvarınızın gerilmesi, organın kubbe kısmından ghrelin denilen bir hormonun salgılanması ve beyninize bir sinyal gitmesi lazım. Bu, 20-25 dakikalık süreçte gerçekleşir. Beş dakikada yerseniz, tokluk hissetmezsiniz. Eğer çok yerseniz, gerginlik hissedersiniz. Bazı insanlar bu yüzden soda ya da asitli yiyecekler tüketir, hazmedeyim diye... Halbuki yavaş yese, zaten hazmedecek.

Şöyle kötü bir alışkanlık daha var; yemek sırasında katı ve sıvıyı aynı anda alıyoruz. Bu son derece yanlış çünkü katı bir şey yedikten sonra bırakalım midemizdeki asit, tam konsantre şekilde bu besinleri parçalasın. Eğer sıvı alırsak, bu asidi seyreltiyoruz ve etkisini azaltıyoruz. Yani sindirime engel oluyoruz. Sıvıyı yemeklerden yarım saat önce ya da yemekten iki saat sonra almalıyız.

Her isteyen obezite ameliyatı olamıyor!

Her obez, obezite ameliyatına aday mıdır? Hayır, çeşitli kriterler var.

1-Tıbbi olarak tanımlanan bir değer var: Vücut kitle indeksi. Kilomuzu, boyumuzun karesine bölüyoruz. Diyelim ki, 100 kiloyuz ve boyumuz 1.70. Çıkan değer, 20-25 arasındaysa normal kiloluyuz. 25-30 arasındaysa, fazla kiloluyuz ve 30'un üzerindeyse obeziz demektir. Bu, obezitenin ilk belirtisidir. Cerrahi müdahale yaptığımız kısım, 35'ten sonra başlıyor. VKİ'i 35'iniz üzerindeyse ve bir yandaş hastalığınız varsa ya da VKİ 40'ın üzerindeyse cerrahinin alanına giriyorsunuz.

2-Cerrahi yapılması için öncesinde birtakım tetkiklerden geçmeniz gerekiyor. Altta yatan metabolik bir sorun var mı? Cushing Sendromu veya hipotroidi varsa, çözüm ameliyatta değil, endokrinde.

3-Ameliyat sırasında anestezi alabilecek misiniz? Sizin için ne kadar güvenli olduğuna bakıyoruz.

4-Tüm bu kriterleri geçerseniz, hastaya bugüne gelene kadar yaptıkları soruluyor. Her türlü diyet denendi mi, spora gidildi mi, kamplara katılındı mı, akupunktur gibi yollara başvuruldu mu diye danışılıyor. Çünkü cerrahi öncesi kilo vermek için her yolun denenmiş olması gerekir, 'Haydi ben geldim, ameliyat olacağım' diyemezsiniz... 'Ben ameliyat olacağım, sonra da kilo vermek için elimden geleni yapacağım' diyemezsiniz... Hastanın operasyon sonrası yapması gereken şeyler var. Bunlardan bir kısmının ameliyat öncesinde denenmiş olması lazım. Hareketleriniz ve beyin gücünüzle, 'Kilo vereceğim ve bunun için ameliyat oluyorum' demelisiniz. Operasyonu geçireyim, hiçbir şey yapmayayım ve mum gibi eriyeyim diye bir şey yok. Altın bir dokunuş yok! Hastanın irade göstermesi gerekiyor.

Çeşitli yöntemler var, kim hangisine uygun nasıl belirleniyor? Ameliyatı kişinin beslenme alışkanlıklarına göre seçebiliyoruz. İki grup ameliyat var. Biri, mide hacmini küçültenler; diğeri hem mide hacmini küçültenler hem de gıda emilimini azaltanlar. Halk arasında mide hacmini küçültenler iki ana grupta inceleniyor: Kelepçeler ve dünyada en sık uygulanan tüp mide ameliyatları. Diğer grupta en çok bilinense gastrik by pass'lar, yani midenin küçültülüp, ince bağırsağın bir kısmının emilimden devre dışı bırakılması. Genelde tatlı tüketen kişilere öneriliyor. Fizyolojik, hastanın sistemine en uygun tekniği seçiyoruz, bu da genelde tüp mide oluyor. Eğer hasta tavsiyelerimizi yerine getirirse, sonuçlar çok iyi oluyor.

Cerrahi alandaki yeniliklerden bahsedebilir misiniz? Hastaların konforunu artıran teknikler var mı? Klasik cerrahi var, keserek yapılan. Açık ameliyat bunlar, her cerrah bilmek zorunda. 1985'lerden sonra laparoskopik, kapalı ameliyatlar yapılmaya başlandı. Deliklerden yapılan, kansız operasyonlar bunlar. Son 10 yıldır da robotik ameliyatlar işin içine girdi. Teknolojiyle beraber cerrahinin gelişmesi, hastaya kolaylık getiriyor. Klasikte kesik, laparoskopide delik, robotikte ileride tek delik olacak. Görüntü kalitesi çok yüksek, dolayısıyla cerrah çok daha rahat. Kozmetik sonuçlar iyi, koca kesiler yerine küçük kesiler var. Hasta operasyon sonrası hemen ayağa kalkıp, yürüyebilir. Yenilik şu, robotik cerrahi önümüzdeki 20-25 yıl içinde daha da ön plana çıkacak. Şimdi çok delikten yapılıyor ama robot geliştikçe sadece göbek deliğinden, iki santimden girilerek, karın içindeki birçok ameliyatı teknolojinin yardımıyla yapmak mümkün olacak. O zaman robotlar ucuzlayacak, cerrah teknolojiyi bilmek zorunda kalacak. Gelecekte cerrahinin gideceği uç nokta bu olacak. Şimdilerde robotlar çok pahalı, ameliyatlar çok delikli yapılıyor ve her operasyon için kullanamıyoruz. Şu an kalınbağırsak, kanser, fıtıki safra kesesi, reflü ve prostat ameliyatları yapılıyor. Ama gelecekte her ameliyat yapılacak.

Sağlık turizmine katkı sağlıyor Türkiye sağlık turizmi konusunda son yıllarda adını iyice duyurdu... Avrupa'nın her yerinden, Afrika'dan, Türki Cumhuriyetler'den hastalar geliyor. Saç ekimine ilgi büyük. Bir turizm paketiyle gelip, otelde konaklıyor ve Boğaz turu yapıyorlar. 6-7 saat operasyonel bir müdahale oluyor hastanede. Ayrıca Ukrayna'dan, Afrika'nın kuzeyindeki bölgelerden, özellikle Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan'dan hastalarımız var. Kanserden obeziteye, beyin cerrahisinden tüp bebeğe ve diyabet cerrahisine kadar her alanda hizmet olmak istiyorlar. Bunların çoğu kendi ülkelerinde her şeyi deneyen ve üst bilgiye ihtiyaç duyan hastalar. Teknik ve deneyim konularında destek veriyoruz. Tedavi edip, ülkelerine gönderiyoruz. Sorunlarını çözmek bizi ayrıca mutlu ediyor.

En çok hangi alanlarda hizmet veriyorsunuz? Tüm branşlarda SGK güvencesiyle, ihtiyacı olan herkese kaliteli sağlık hizmeti sunuyoruz. Bunun yanı sıra, Yüksek Riskli Gebelik, Çocuk Hematolojisi, Romatoloji gibi spesifik branşlarda deneyimli uzman kadromuzun olması hızlı büyümemizde oldukça etkili bir itici güç unsuru. Bu özellikli branşları da bünyemizde bulundurmak istedik çünkü fokuslandığımız tek nokta “insan sağlığı”. Örneğin Romatoloji alanı önemli çünkü Türkiye'de yaşam uzadıkça, yaşlı nüfusu artıyor. Bu insanların eklem sorunları ve romatizmal rahatsızlıkları var ve duyarsız kalamayız. Bunun yanı sıra Obezite ve diyabet cerrahisiyle ilgili bir merkez kurduk. Hem ülke içine hem de dışına hizmet veriyoruz ve hasta potansiyelimiz oldukça fazla. IVF ve tüp bebekle ilgili konusunda uzman bir ekibimiz bulunuyor. Ortopedide, skolyoz cerrahisinde iyi durumdayız. Eklem replasman tedavileri yapıyoruz. Hastalara ameliyat sonrası hizmet veren iyi bir fizik tedavi ünitemiz bulunuyor. Kadın doğumda da oldukça deneyimli bir ekiple çalışıyoruz. Konum olarak da oldukça avantajlıyız, bundan tam 6 yıl önce İstanbul’un iki yakasını sağlıkta buluşturma hedefiyle yola çıktık. Ama en büyük avantajımız doktor ve tüm çalışanlarımızın özverileri ve gülen yüzleri. Bu sayede her hastamız kendini değerli ve en önemlisi güvende hissediyor. “

Diyabet cerrahisi Obezite cerrahisi yapıldıkça, görülmüş ki, hastaların diyabetleri de düzeliyor. Bunun ana nedeni, hastanın kilo vermesi. Kilolar ve yağlar arttıkça, insülin yetmiyor ve insanlar diyabetik oluyor. Bu ameliyat, Tip 2 hastalarına yapılıyor. Obezite cerrahisine metabolik süreç eklendi. Mide ve bağırsak sisteminin özellikle de ince bağırsağın belli bölümlerinden hormonlar salgılanıyor. Bunlar, pankreastan salgılanan insülinin etkisini artırıyor. Hastanın diyabeti, bu hormonların etkisiyle ya biraz azalıyor ya da tamamen geçiyor. Bu hormonların salgılandığı yeri ince bağırsağın son kısmı... Bir ince bağırsak, 2.5-3 metre. Mideden gelen gıdalar, ince bağırsakları geçiyor ve bunlar rafineyse kaybolup gidiyor. Yani hormonların salgılandığı yere ulaşamıyorlar. Bu hormonları salgılatmak için ince bağırsağın son kısmını, mideye yakınlaştımak gerekiyor. Ki, gıdalar hemen geçip, bu bölgeye ulaşsın ve hormonlar aktive olsun. İşte metabolik cerrahinin amacı bu. Hem mideyi inceltip hastanın klio vermesini sağıyoruz hem de ince bağırsağın son kısmını alıp, mideye yaklaştırıyoruz. Böylece hastaların diyabetleri ya tam düzeliyor ya da ilaç tüketme oranları azalıyor. Diyabet tedavisinde cerrahi bir süreç de var yani. Tip 2 hastalar eğer ilaçlarla kontrol edilemiyorsa, cerrahi uygulanabilir.

Dijital diş hekimliği, bilgisayar desteğiyle direkt olarak hasta ağzından dijital ölçü alma, tarama ve buna uygun restorasyonların hazırlanabildiği günümüz teknolojisidir. Hem tek seans gibi çok daha kısa sürede tedavinin tamamlanabilmesi hem de daha estetik olması, hasta ve hekim açısından bu sistemlerin en büyük avantajıdır. Medistate Kavacık Hastanesi Ağız ve Diş Kliniği de dijital diş hekimliği alanında başarılı uygulamalar gerçekleştiriyor.

Globalleşmeyle birlikte teknoloji ve hız hayatımıza gün geçtikçe daha çok giriyor. İşte diş hekimliği de bu anlamda gün geçtikçe daha çok dijitalleşiyor. Bu dijitalleşme süreci de hastalarımıza daha kısa sürede hızlı ve konforlu tedaviler sunmamıza olanak veriyor. Cerec, seramik yapılanmadır; diş hekimliğinde kullanılan bir CAD/CAM sistemidir. Yani bilgisayar yardımıyla dişin tasarlanması ve üretilmesi. Cerec uygulamaları klasik ölçü malzemeleri olmadan bilgisayar teknolojisini kullanarak tek seansta porselen restorasyonlar yapmaya imkân veren son teknoloji bir diş hekimliği uygulamasıdır. Porselen kuron ve köprü, lamina, onley ve inley dolgular yapılmak üzere hazırlanmış dişlerin üç boyutlu optik ölçüm kamerasıyla bilgisayar ortamına aktarılmasıdır. Bilgisayar ünitesi, görüntüleme ünitesi ve freze makinesi olmak üzere üç üniteden oluşur.

MEDISTATE CEREC SİSTEMİ İLE HİZMET VERİYOR

Cerec Sistemi, Zürih Üniversitesi’nde geliştirildi ve muayenehanelerde 1985 yılından bu yana başarılı bir şekilde yerini aldı. Dünya genelinde 50 ülkede 25 binden fazla klinik ve muayenehane bu sistemle çalışıyor. Medistate Kavacık Hastanesi Ağız ve Diş Kliniği de 1 yılı aşkın bir süredir bu alanda başarılı uygulamalar gerçekleştiriyor. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” sözünden yola çıkan Medistate Kavacık Hastanesi Ağız ve Diş Kliniği, hastalarına her zaman en iyi ve en ileri teknolojiyle hizmet vermeye devam ediyor.

Dijital diş hekimliği uygulamalarının avantajları:

  • Hastaların koltukta oturdukları seans sayısı minimuma iniyor ve hastalar, provasız tek seansta istedikleri formda dişlere sahip oluyor.
  • Tedavi süreci baştan sona bilgisayar ortamında gerçekleştiği için hatasız sonuçlar elde ediliyor.
  • İmplant tedavilerinden sonra direkt yüklemeler yapılarak hastaların estetik kaygıları gideriliyor.
  • Geleneksel ölçü malzemeleri kullanılmadığı için bulantı refleksi fazla olan hastalara konforlu tedavi imkanı sağlıyor.
  • Hastalar sistemde var olan kataloglardan kendilerine uyacak dişleri seçebiliyor ve tedavi öncesinde yapılacak tasarımdan haberdar oluyor.
  • Şehir dışında ve yurt dışında yaşayan hastalar için üç gün gibi kısa bir sürede tüm ağıza kaplama yapabilme olanağı sunuyor.

Dünya üzerinde her 3 ölümden 1’i kalp hastalıkları nedeniyle gerçekleşiyor. Bu durum kardiyovasküler hastalıkların dünya çapında ölümlerin halen en önemli sorumlusu olduğunu gösteriyor. Türkiye’de de 3 milyon civarında koroner kalp hastası var ve bu rakama her yıl 90 bin kişi ekleniyor.  Diğer taraftan yapılan son çalışmalar, diş eti hastalıkları ile kalp hastalıkları arasındaki bağlantıyı ortaya koymuş durumda.

 

Diş eti hastalıkları bakterileri besliyor

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sık görülen diş eti hastalıkları yaşla birlikte artıyor.  Son yıllarda yapılan araştırmalarda periodontal adı verilen diş eti hastalıklarının kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu ortaya çıktı. Dişeti hastalığı kan dolaşımında ve kan damarlarında yağ birikintilerine tutunan bakterileri besleyebiliyor ve bu durum kan pıhtılaşmasına yol açarak kalp krizine sebep olabiliyor. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de 30-35 yaş arasında her 100 kişiden yalnızca 3’ünde herhangi bir ağız ve diş sağlığı problemi yok. Ülkemizde diş hekimine muayeneye gitme oranı halen çok düşük. Oysaki ağız ve diş eti hastalıkları kontrol altına alınmamaları durumunda genel sağlığı tehdit edici noktaya kadar ulaşabiliyorlar

Kalp hastalığı olanlar risk altında

Kalp hastalığınız varsa, kalbin iç yüzeyi veya kapakçıklarla ilgili bakteriyel endokardit yaratma riskine sahip olabilirsiniz. Ağızda her kanama olduğunda, belli ağız bakterileri kan dolaşımına geçebilir ve mevcut bir kalp problemi veya kalple ilgili bir durum nedeniyle zayıflamış olan dokulara veya problemli kalp kapakçıklarına yerleşebilir.  Bu gibi durumlarda enfeksiyonun, kalp kapakları veya dokusuna zarar verebildiğini veya doku kaybına yol açabilir.

Düzenli ağız ve diş bakımı şart

Diş eti iltihabı, diş kaybı ve diğer ağız ve diş hastalıklarının, koroner arter rahatsızlıkları, karotid arter de incelme, felç ve diğer tip kalp hastalıklarının artmasında ciddi risk faktörü oluşturuyor. Doğru ve düzenli ağız bakımı diş çürüğü,  diş eti hastalıkları ve odotojenik enfeksiyonları önlemede en sağlıklı yol.

Bel Ağrısı ve Bel Fıtığı

Bel ve bacak ağrısının en sık nedeni bel fıtığıdır. Disk omurgalar arasında yastık görevi yapan kıkırdağımsı dokudur. Zorlama ile bu doku normal yapısını kaybeder; yırtılma ve patlamalar olur. Patlayan kısım hemen komşuluğunda bacağa giden sinire baskı yapar ve bulgular oluşur. Fıtıklaşmış bir diskin belirtileri bel ve bacakta künt veya keskin ağrı, kas spazmı veya kramp, bacaklarda güçsüzlük ve/veya uyuşukluk şeklindedir. Hapşırma, öksürme veya belden öne doğru eğilme ve bükülme genellikle ağrıyı artırır. Nadiren dışkılama veya idrar kontrolü kaybedilir ve idrar, dışkı kaçırma durumu oluşur. Bu durumda derhal acil tıbbi yardım istenmelidir.

Bacağa yayılan ağrı “siyatik” olarak bilinir. Siyatik genelde bel fıtığına bağlı bir belirtidir. Siyatik, aynı adlı siniri oluşturan bir veya birkaç sinir üzerindeki baskı, kalçadan bacağa ve bazen ayağa kadar inen ağrı, yanma, karıncalanma ve uyuşukluğa neden olabilir. Bu belirti ve bulgular genellikle tek taraftadır (sol veya sağ).

Anatomi: Beş tane bel omurgası arasında disk dediğimiz, dışı sert içi nispeten yumuşak doku bulunur. Disklerin görevi bele esneklik sağlamak ve şok darbelerini emmektir. Her diskin jel benzeri bir iç maddesi (çekirdek) ve lastik benzeri bir dış halkası vardır. Disk fıtıklaşması, dış halkanın zayıflaması veya yırtılması sonucu çekirdeğin halkanın dışına kaçması durumudur (kalın ok). Fıtıklaşan kısım hemen komşuluğunda bulunan bacağa giden sinir üstüne (küçük ok) baskı yaprak ağrıya neden olur; daha ileri durumlarda sinirin iletim yapmasını engeller ve etkilenen taraf bacakta güç kaybı ve uyuşukluk ortaya çıkar.

Bel fıtığı için risk faktörleri: Birçok faktör disk fıtıklaşma riskini artırır.

  1. Sigara kullanımı, düzenli egzersiz eksikliği, fazla kilo ve yanlış beslenme gibi yaşam tarzı tercihleri kötü disk sağlığına büyük ölçüde katkıda bulunur.
  2. Vücut yaşlandıkça doğal biyokimyasal değişiklikler disklerin kademeli olarak su içeriğinin azalmasına yol açar ve bu da disk gücünü ve esnekliğini etkiler. Yaşlanma ile diskler hareketlerimizden gelen şokları daha az emici hale gelebilir.
  3. Yanlış vücut duruş alışkanlığı, yanlış egzersiz, ağır iş bel omurgasını zorlar

Bu faktörler, günlük yıpranma, kazalar, yanlış ağır kaldırma veya bükme etkileriyle birleşince bel fıtığı oluşma olasılığı çok artar. Örneğin, yanlış bir şey kaldırmak disk içi basıncının 100 kg /cm2 nin üstüne yükselmesine neden olabilir.

Bel fıtığı Nasıl Teşhis Edilir?

Şiddetli bel ve bacak ağrısı, bacakta uyuşma ve güç kaybı varsa doktora gitmeniz gerekmektedir.

  • Fizik muayene ve nörolojik muayene
  • MRG, bazen omurga BT ve düz omurga filmi
  • EMG

Doktorunuz bu yöntemleri kullanarak size tanı koyacaktır.

Bel fıtığını Cerrahi Olmayan Tedavisi

Kendimizin yapabileceği uygulamalar:

  1. Orta sert bir yatakta 3-5 gün dinlenmek
  2. Soğuk Uygulama: İlk 24-48 saat boyunca soğuk tedavisi kan akışını azaltarak şişme, kas spazmı ve ağrıyı azaltmaya yardımcı olur. Derinize asla soğuk veya buz uygulamayın; bunun yerine, buz paketini veya soğuk aküyü bir havluyla sarın ve en fazla 15 dakika boyunca belinize uygulayın.
  3. Sıcak tedavisi: Genellikle, ilk 48 saatten sonra, ısı tedavisi uygulanabilir. Yumuşak dokuları ısıtmak ve rahatlamak kan akışını arttırır. Artan kan akışı, kas spazmı ve disk yaralanması sonucunda dokularda birikebilecek tahriş edici toksinleri temizlemeye yardımcı olur. Isıyı doğrudan cildinize uygulamayın (tıpkı soğuk gibi); Bunun yerine, ısı kaynağını kalın bir havluyla sarın ve uygulama 20 dakikadan uzun olmasın.

İlaç Tedavisi: Bu ilaçlardan herhangi birini almadan önce mutlaka doktorunuzla görüşün.

Ağrı kesicler: Ağrıyı hafifletmek için ağrı kesici içerebilir. Hafif ve orta seviyedeki ağrı steroidal olmayan anti-inflamatuar ilaçlarla (NSAİİ'ler) tedavi edilebilir. Bunlar hem dokudaki şişmeyi hem de ağrıyı azaltırlar.

Anti-inflamatuarlar: Bu ilaçlar hasarlı dokulardaki şişmeyi azaltmak için kullanılır.

Kas gevşeticler: Spazmı gidermek için kas gevşetici alınır.

Spinal Enjeksiyon

Bacak ağrısı çok şiddelti ise epidural steroid enjeksiyonu uygulanabilir. Ayrıca lomber omurga'daki etkilenen sinirlerin yakınına anti-inflamatuar ilaçlar verir. Bu seçeneği doktorunuzla görüşün ve bu tedaviye başlamadan önce yan etkileri hakkında bilgi alın.

Fizik Tedavi

Doktorunuz fiziksel terapiyi tavsiye edebilir. Fiziksel terapi, ağrıyı azaltmak ve esnekliği artırmak için tedavilerin bir kombinasyonunu içerir. Buz ve ısı terapisi, nazik masaj, germe ve pelvik çekme bazı örneklerdir, ancak fizyoterapistiniz ağrı ve diğer belirtiler için en iyi tedavi planını geliştirmek için sizinle birlikte çalışır.

Bel Fıtığında Cerrahi Tedavi:

Bel fıtığı;

İlaç tedavisine yanıt vermeyen ağrı

Çok şiddetli bel ve/veya bacak ağrısı

Bacak kaslarında zayıflık, düşük ayak

Varsa ameliyat edilir.

Bazı bel fıtıkları nadiren, bağırsak / idrar kesesi kontrol bozukluğuna neden olur. Bu durumda acil tıbbi ameliyat yapılmalıdır.

Ameliyat önerilirse, ameliyatın amacı ve olası sonuçlarını sorun. Neyin önerildiğini tüm ayrıntılarını anlamanız ve başka bir omurga cerrahından ikinci bir fikir almakta tereddüt etmemeniz gerekir. Omurga ameliyatı büyük bir karardır, bu yüzden acele karar vermeyin.

Sinir baskısını ve bacak ağrısını gidermek için ameliyat yapılır. Ameliyatla sinire baskı yapan diskin tamamı veya bir kısmını çıkarılır. Bu işlem mikroskop altında yapılır.

Günümüzde en başaralı tedavi yöntemi mikroskop altında yapılan “mikrodisketomi” ameliyatıdır. Cerrah siniri kapatan kemiğin bir kısmını çıkararak fıtıklı diske erişir. Bu işleme laminotomi denir. Daha sonra fıtıklaşan diskle birlikte omur kemikleri arasındaki diskin de bir kısmı alınıp sinir üstündeki baskı giderilir. Alınan materyal mutlaka patolojiye gönderilir.

Ameliyat minimal invaziv teknikler kullanılarak yapılabilir. Minimal invaziv omurga ameliyatı büyük cilt kesisi gerektirmez, bunun yerine operasyon sırasında küçük kesikler ve minik özel araçlar ve mikroskop gibi cihazlar kullanır.

Hastanemizde 2016 yılında beri Op. Dr. Cevdet Gökçek, mikroskop altında, 50 ye yakın mikrodisketomi ameliyatı yapmış ve hastaların tamamında başarılı sonuçlar almıştır. Hiçbir hastada ciddi bir komplikasyon görülmemiş, tamamının ağrısı geçmiş ve işlerine ve normal yaşamlarına geri dönmüşlerdir.

Bel fıtığı oluşmasını önleyebilir miyiz ?

Bel fıtığının sık görülen bir nedeni yaşlanmadır. Yaşlanmayı durdurmak ise pek mümkün değildir. Ancak kontrolünüz altında olan çeşitli faktörler vardır; özellikle bir şey kaldırırken destek almak, beli zorlayan hareketlerden kaçınmak, duruşunuzu düzeltmek, sigara içmemek, sağlıklı besin seçimi yapmak, kilo almamak, egzersiz yapak bel fıtığı oluş riskiniz azaltır.

Fraksiyonel lazer nedir?

Fraksiyonel lazer cilt yenilemek amacıyla kullanılan en son teknoloji lazer cihazıdır. Fraksiyonel lazer, tedavi edici etkisi yüksek yan etkisi az olması sebebiyle, son zamanlar en çok tercih edilen uygulama yöntemi olmuştur. Fraksiyonel lazer sivilce izi, yara izi, kırışıklık, yüz sarkması ve çatlak tedavisinde kullanılan etkili yöntemlerden biridir.

Fraksiyonel lazer nasıl etkili olur?

Fraksiyonel lazer cildin üst ve alt tabakalarında etkili olmaktadır. Fraksiyonel lazer sistemlerinde, lazer ışığı ile ciltte minik tüneller açılır ve bu bölgelerde yeni kollajen oluşumu tetiklenir. Bu yöntemin avantajı, minik hasar bölgelerinin etrafında sağlam cilt alanlarının kalması sebebiyle ciltteki hasarın az olmasıdır. Böylece cildin iyileşmesi çok daha hızlı olmakta ayrıca lazerlerin yan etki oranı azalmaktadır.   

Fraksiyonel lazer yöntemi hangi amaçla kullanılır?

  • Cilt gençleştirme (kırışıklık tedavisi, cilt sarkma tedavisi)
  • Sivilce (akne) izi tedavisi
  • Çatlak tedavisi
  • Yara izi tedavisi
  • Leke tedavisi

 

Fraksiyonel lazerler ne kadar etkilidir?

Fraksiyonel lazerlerle hafif ve orta dereceli kırışıklıklarda, lekelerde ve yüzeyel sivilce ve yara izlerini giderebilir. Derin kırışık, leke ve izlerde ise düzelmeler sağlayabilir.

Fraksiyonel lazerler nasıl ve kaç seans uygulanır? Ağrı hissedilir mi?

Fraksiyonel lazerde tedaviler seanslar halinde yapılır. Uygulama her seansta ortalama 15-30 dakika sürer. Şikayetin cinsine göre tedavi en az 3-5 seans, 3-8 hafta aralıklarla yapılabilir. Uygulama esnasında bazı hastalarda ağrı hissi olabilir. Lokal anestezik krem kullanımı veya soğutucularla bu his kolayca giderilir.

Fraksiyonel lazer uygulamalarının sonrasında neler beklenir?

İşlem sonrasında hafif bir kızarıklık ve ödem olabilir. Ciltte hafif soyulmalar ve renk değişikliği görülebilir. Ancak bu tür durumlar 3-7 gün içinde geriler.

Fraksiyonel lazer kimlere uygulanmaz?

  • Ciltte aktif enfeksiyon ve iltihabı olanlara
  • Son 6 ay içinde sistemik izotretinoin kullanmış olanlara
  • Hamile kişilere

 

 

Fraksiyonel lazer ne kadar süre iş ve sosyal yaşamı etkiler?

Soymayan fraksiyonel lazerlerden hemen sonra iş ve sosyal hayata dönülebilir. Soyarak etkili olan fraksiyonel lazerler 5-10 gün arası kızarıklık ve kabuklanma yapar. Kapatıcı kullanılarak iş ve sosyal hayata dönülebilir

 

 

Fraksiyonel lazer uygulama sonrası nelere dikkat edilmelidir?

Operasyon sonrasında şikayetler hafif ve geçicidir. İşlemden sonra bir saat kadar güneş yanığı duygusu hissedilebilir. Tedavi sonrası makyaj yapılabilir. Fraksiyonel lazer sonrası hafif nemlendiriciler sürülebilir. Yüzde ödem olursa buz paketleri ile soğutma faydalı olabilir. Fraksiyonel lazer sonrası 6-12 ay süre ile güneşlenmekten kaçınılmalı ve güneşten koruyucu kullanılmalıdır.

Fraksiyonel lazer tedavisinin yan etkisi var mı?

Yan etki görülme oranı oldukça düşüktür. Nadiren, uygulama sonrası geçici veya kalıcı lekelenme, sivilcelenme, herpes (uçuk) enfeksiyonu geçirmiş kişilerde aktivasyon görülebilir.

Fraksiyonel lazer tedavisinin sonuçları ne zaman görülür?

Kolajen yapımı üçüncü aydan sonra başlar. İşlemin sonuçları en iyi 6-12 ay sonra ortaya çıkar.

Fraksiyonel lazer uygulaması bazen etkisiz olabilir mi?

Eğer kırışıklık, iz ve sarkma şikayetleri fazla ise 3-4 seans yeterli olmayabilir. Hem seans sayısını arttırmak ve diğer tedavilerle birlikte uygulamak etkinliği arttırır. Fraksiyonel lazer ile PRP, mezoterapi, dolgu, radyofrekans gibi cilt yenileyen yöntemler kombine edlerek iz, kırışıklık ve sarkma tedavilerindeki etkinliği arttırılabilir. 

 

Çocuğunuz ameliyat mı oluyor?

Çocukların çeşitli nedenlerle ameliyata girecek olması, çocuklardan daha fazla anne- baba için endişe ve gerginlik yaratıyor. Dolayısıyla bu ameliyatlar aslında anne-baba için ciddi bir sınav. Bu nedenle çocuğunuzu ameliyata hazırlarken, ameliyat sırasında ve sonrasında yapılması gerekenler konusunda sizleri bilgilendiriyoruz.

 

Ameliyat süreci anne ve babada daha fazla strese neden oluyor. Çünkü bu sürece çocuğu öncelikle hazırlaması gerekenler onlardır. Çocuklarına ameliyat hazırlığı sırasında verdikleri bilgiler, yaptıkla­rı telkinler ve yansıttıkları duygular, çocuğun bu süreci ve sonrasını nasıl geçireceği konusunda çok önemlidir. Çocukluk çağında yapılan bir cerrahi müdahalenin sonuçlarını, çocuklar bir ömür boyu üzerle­rinde taşıyacakları için ameliyatlar en disiplinli ve en modern tedavi tekniklerini bilen, en ideal tedaviyi uygulayabilen, iyi yetişmiş Çocuk Cerrahları tarafından yapılmalıdır. Ayrıca çocuk cerrahisinin çoğu ameliyatı, tüm dünyada günübirlik olarak yapılıyor. Yani, çocuklar aynı gün beslenmeye başlanıp eve gönderiliyor.

 

Ameliyattan önceki günler

 

İlaç, vitamin ve bitkisel destekler

Kalp, astım veya nöbet ilaçları ameliyat gününe kadar kullanılmalıdır. Ameliyat günü doktorunuzun talimatlarına uymalısınız. Çok zorun­lu ilaçlar sayılmayan vitamin, bitkisel destekler birkaç gün önceden kesilmelidir. Aspirin türü veya benzer kanama süresi üzerinde etkili ilaçlarda doktorunuzun belirleyeceği talimatları dikkate almalısınız. Doktorunuz aksine bir talimat vermemiş ise alerji ilaçları, paraseta­mol içeren ağrı kesici- ateş düşürücüler ameliyat öncesi gece yarı­sına kadar verilebilir. İnsülin veya diğer diyabet ilaçları kullanılıyor ise ameliyat günü aç kalınacağı için verilmemelidir. Bu ilaçlar için de doktorunuzun talimatları önemlidir.

Cilt lezyonları ve diğer hastalıklar

Planlanan ameliyat günü yaklaşırken çocuğunuzun ameliyat bölge­sinde döküntü, yaralanma, morarma, pişik gibi bir durum oluşursa doktorunuzla irtibata geçmelisiniz. Ameliyat yaklaşırken çocuğu­nuzda ateşli hastalık, burun akıntısı, öksürük olursa doktorunuzu haberdar etmelisiniz, tedbir olarak ameliyatın 7-14 gün ertelenmesi gerekebilir. Bu durumda önceden yapılacak bir muayene, ameliyat günü yaşayacağınız telaşı önlemiş olur. Yeni bir tarih planlanır. Aşılar genellikle ameliyata engel olmaz ancak aşı takviminiz ameliyat tari­hiyle çakışırsa doktorunuzu bilgilendirmelisiniz.

 

Ameliyat öncesi yemek ve içecek konusunda nelere dikkat edilmelidir?

 

Doktorunuz ayrı bir açıklama yapmamışsa, çocuğunuzun yiyecek ve içecek alımı aşağıdaki kurallara göre durdurulmalıdır:

  • Anne sütü alımı ameliyat saatinden önce 6 aylığa kadar bebeklerde 4 saat, 6 ay ile 1 yaşına kadar 5 saat, 1-2 yaş arası 6 saat öncesinden tamamlanmalıdır.
  • Diğer gıdaların ise 2-6 yaş için 6 saat önceden alımı tamamlanmalıdır. Daha büyük çocukların ise gece 24.00’den sonra hiçbir şey yemeyip gıda içeren sıvıları (meyve suyu, ayran, süt gibi) içmemesi gerekir.
  • Sadece su için; son 2-4 saate dek alımı az miktarda (yudum-yudum) olmak üzere serbest bırakılır.
  • Verilen anne sütü ve diğer gıdaların miktarı da her zamankinden biraz daha az olması gerektiği gibi pasta, yumurta, sosis, salam, sucuk gibi gıdalar da verilmemelidir.
  • Bağırsak ameliyatı gibi bazı özel durumlarda birkaç gün önceden ne yenip ne yenemeyeceği
  • konusunda doktorunuz bir liste verir.

 

Ameliyat günü

 

Gelmeden önce

Çocuğunuza ameliyat sabahı veya bir gün önce geceden banyo yap­tırmalısınız. Dişlerini fırçalayabiliyorsa yola çıkmadan dişlerini fırça­latmalısınız. Çocuğunuzun üzerinde hiçbir takı, saç tokası, makyaj, tırnak oje ve cilası bulunmamalıdır. Kontak lens, çıkarılır ortodonti aygıt ve benzeri için uygun muhafaza kutularını yanınızda getirmeli­siniz. Çocuğunuz ameliyata gelirken uyku objesi veya favori oyuncağı varsa yanında getirebilirsiniz. Yatış bir günden uzun sürecekse, önden düğmeli pijama ve iç çamaşırı getirmelisiniz. İhtiyaç duyacağınız diğer konularda hastane ekibi size her tür desteği sağlar.

Hastaneye ulaştığınızda

Anestezi uzmanı yapacağı değerlendirmeye göre çocuğunuza en uygun ve güvenli anestezi yöntemini sizinle paylaşır. Siz ebeveynle­rinden gerekli onamları alacak olan anestezi uzmanı varsa eksik tet­kikleri tamamlayıp ameliyat saatine çocuğunuzu hazırlar. Ameliyat saatinden 20-30 dakika öncesinde meyve suyuna karıştırılarak sakin­leştirici ilaç verilir. İlacın etkisiyle çocuğunuzun ağlamadan ve ajitas­yon (aşırı huzursuzluk, tutarsız heyecan) yaşamadan ameliyathaneye getirilmesi, sonrasında ise ameliyathaneye gelişini ve odasına çıkışını hatırlamaması sağlanır.

 

Ameliyat sonrasında dikkat edilmesi gereken noktalar

 

  • Cerrahınız en uygun zamanda size ameliyatla ilgili bilgileri şahsen verir.
  • Çocuğunuz odaya alındıktan sonra ne zaman su ve diğer gıdaları almaya başlayacağı size söylenir. Küçük ameliyatlar için bu süre 30 dakika ile 2 saat arasında değişir.
  • Odanıza sınırlı sayıda erişkin ziyaretçi alınabilir. Kalabalık ziyaretçi hem sizin hem çocuğunuzun huzursuz olmasına neden olur, sağlık açısından da sakıncalıdır.
  • Taburcu olurken kullanılması gereken ilaçlar için reçete verilir, genellikle sadece ağrı kesici türünde bir ilaç önerilir.
  • Evde ne zaman banyo yapabileceği, yemek konusunda nelere dikkat edileceği, önerilen ilaçların kullanım şekli, evde pansuman gerekip gerekmediği, kontrol tarihi ve diğer hususlar hem cerrahınız tarafından hem de servis hemşiremiz tarafından aktarılır. Genellikle 2-3 gün sonra banyo yapılması mümkün olur, çoğu çocuk cerrahisi ameliyatı için pansuman ya da dikiş alınması gerekmez.

Bebeklik döneminde geçirilen ağır demir eksikliği anemisinin zeka testlerinde 10 puan düşmeye yol açabileceği unutulmamalıdır. Çabuk yorulan, halsiz ve soluk görünümde olan, iştahsız ve sık hasta olan çocuklarınız da demir eksikliği anemisi akla gelmelidir.

Bebeklerinize 9-12 ay arasında, diğer yaş grupları ve adolesan dönemde ise yılda bir kez kan sayımı yapılmalıdır.

 

Demir Eksikliği Anemisi Nedir?

Demir eksikliği anemisi sık görülen bir anemi türüdür. Anemi alyuvarlarınız yeterli hemoglobin içermediğinde ortaya çıkabilir. Hemoglobin, vücuda oksijen taşıyan, alyuvarlarda bulunan ve demirden zengin olan protein yapısında bir moleküldür.

Demir eksikliği anemisi vücudunuzun sağlıklı alyuvar yapımı için yeterli demire sahip olmadığı durumlarda zaman içinde gelişir. Yeterli demir olmadığında, vücudunuz depoladığı demiri kullanmaya başlar. Kısa bir süre sonra depolanmış demir tüketilir. Depolanmış demir bitince vücudun ürettiği alyuvarlarda normalden daha az hemoglobin bulunur.

Demir eksikliği anemisi solukluk, halsizlik, yorgunluk gibi belirtilere neden olabilir.

Ağır demir eksikliği anemisi çocuklarda büyüme ve gelişme ile ilgili problemlere, enfeksiyona yatkınlık ve kalp sorunları gelişmesine yol açabilir.

Bebekler, küçük çocuklar ve adolesan dönemde büyüme ve gelişmenin daha hızlı olduğu dönemlerde demir eksikliği gelişme riski artmıştır.

 

Demir Eksikliği Anemisi Niçin Oluşur?

Çocuğun vücudunda yeterli demir bulunmaması demir eksikliği anemisi gelişmesine yol açabilir. Hızlı büyüyen bebeklerde özellikle ilk 6 aydan sonra ek gıdalara geçilmeksizin yalnız anne sütü tüketilmesi, inek sütüne bir yaşından önce başlanması ve günde 500 ml’den fazla inek sütü tüketimi demir eksikliği gelişmesine yol açabilir. İlk 6 aydan sonra demir proflaksisi kullanmamış bebeklerde demir eksikliği anemisi gelişmesi için artmış risk söz konusudur. Erken doğan ve düşük doğum ağırlıklı bebekler demir eksikliği anemisi açısından daha büyük bir risk altındadırlar. Bu bebeklerin vücutlarında depolanan demir 2 ay içerisinde tüketilir. Prematüre veya düşük doğum ağırlıklı bebeklerde demir proflaksisine daha erken dönemde başlanmalıdır.

Bu nedenle 9-12 ay arasında en az bir kez kan sayımı yapılmalıdır.

 

Demir Eksikliği Anemisinin Bulgu ve Belirtileri Nelerdir?

Demir eksikliği anemisinin bulgu ve belirtileri durumun ağırlığına bağlıdır. Hafif-orta ağırlıktaki demir eksikliği anemisi hiçbir bulgu ve belirti vermeyebilir. Bulgu ve belirtiler çok hafif olabileceği gibi oldukça şiddetli de olabilir.

Tüm anemi çeşitlerinde en sık görülen belirti halsizlik ve yorgunluk hissidir. Bebeklerde ve küçük çocuklarda anemi bulguları arasında iştahsızlık, gelişme ve büyümede yavaşlama, davranış bozuklukları, hırçınlık ve sık enfeksiyona yakalanma bulunabilir.
Demir eksikliği anemisi bulunan kişiler toprak, buz, kahve telvesi, kağıt, kireç, kül ve boya gibi yiyecek olmayan maddelere ilgi duyabilirler. Yiyecek olmayan maddeleri yeme alışkanlığına ‘PİKA’ denilmektedir. Pika’sı olan kişilerde demir ve çinko eksikliği mutlaka araştırılmalıdır.

 

Demir Eksikliği Anemisinin Tanısı Nasıl Konulur?

Demir eksikliği anemisinin tanısında tam kan sayımı, serum demir düzeyi, demir bağlama kapasitesi ve serum ferritin düzeyi ölçülmelidir. Serum demirinin, serum demir bağlama kapasitesine oranı olan transferrin saturasyonu ve serum ferritin düzeyi düşük bulunursa demir eksikliği ve hemoglobin de düşükse demir eksikliği anemisi tanısı konulur. Ferritin vücut demir depolarını ölçen bir testtir. Aynı zamanda akut faz reaktanı olduğu için enfeksiyon sırasında ferritin düzeyi artar. Bu nedenle demir testleri çocuğun enfeksiyonunun olmadığı bir dönemde yapılmalıdır. Ayrıca periferik yayma da bize çocuğun anemi nedeni hakkında ciddi ipuçları sunmaktadır. Demir eksikliği anemisi varsa periferik yayma incelemesinde alyuvarlar normale göre daha küçük ve soluk görünür.

 

Demir Eksikliği Anemisi Nasıl Tedavi Edilir?

Demir (Fe+2) içeren damla, şurup veya kapsüllerle demir eksikliği anemisinin tedavisi gerçekleştirilir. Bir yaş altında 4 mg/kg/gün ve bir yaşından sonra 6 mg/kg/gün dozunda 2 veya 3 doza bölünerek demir tedavisi başlanır. Hastanın hemoglobin düzeyi yaşa ve cinsiyetine göre normale ulaştığında, almakta olduğu demir dozu yarıya düşülerek bir ay daha demir verilir. Böylece hastanın demir depoları da doldurulur ve demir tedavisi kesilir. Demir eksikliği anemisinin tedavi süresi 2-3 aydır. Ayrıca hastanın beslenme tarzını değiştirmesi günde 500 ml’den fazla inek sütü içmemesi, demirden zengin kırmızı eti haftada en az iki kez tüketmesi önerilir.

Demir tedavisine bağlı olarak çocukların dişlerinin boyanabileceği ve gaita renginin siyaha dönebileceği konusunda aileler uyarılmalıdır. Çocukların dişlerini fırçalaması ile dişlerdeki renk değişikliklerinin düzelebileceği ve bu boyanmanın kalıcı olmadığı konusunda gerekli bilgilendirmeler yapılmalıdır. Demir tedavisi ile eş zamanlı süt ve süt ürünleri kullanılmaz. Süt ve süt ürünleri demir emilimini negatif yönde etkiler. Demir tedavisinde yarım saat önce ve iki saat sonra süt ve süt ürünlerini tüketebilir. Demir, C vitamininden zengin meyve sebzelerle birlikte verildiğinde demir emiliminin daha iyi olduğu da akılda tutulmalıdır. 

 

 

 

Medistate obezite merkezi'nde hastanın abez olmasına yol açan sebepler tespit edilditen sonra farklı tıbbi birimler bir arada çalışarak tedavi yöntemi belirliyor. Ayni zamanda multi̇di̇si̇pli̇ner yaklaşim olarak adlandirilan bu si̇stemde; endokri̇noloji̇ ve metaboli̇zma hastaliklari, beslenme ve di̇yet, obezi̇te cerrahi̇si̇, fi̇zi̇k tedavi̇ ve rehabi̇li̇tasyon, psi̇koloji̇ gi̇bi̇ uzmanlik alanlari hastayi değerlendi̇ri̇yor ve tedavi̇ süreci̇ şeki̇lleni̇yor.

Obezite, vücutta aşırı yağ depolanması olarak tanımlanıyor. Bu sorun artış gösterdikçe solunum yetmezliğinden kalp problemlerine kadar sayısız hastalığı beraberinde getiriyor. Kişinin obez olup olmadığını anlamak için Vücut Kitle Endeksi’ne bakılıyor. Boyun metre cinsinden karesinin kiloya bölünmesiyle çıkan değer Vücut Kitle Endeksi’ni ifade ediyor.

Vücut yağ oranının erkeklerde yüzde 25; kadınlarda ise yüzde 30'un üzerine çıkması obezite ile ilişkilendiriliyor. Bireylerin yaşa, cinsiyete, yaptığı işe, genetik ve fizyolojik özelliklerine ve hastalık durumuna göre değişen günlük enerjiye ihtiyaçları var. Alınan enerjiyle harcanan enerjinin dengede tutulması sağlıklı bir vücuda sahip olabilmek için büyük önem taşıyor.

Günlük alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla olması, vücutta yağ olarak depolanmasına ve obezite oluşumuna sebep oluyor. Nihayetinde ise yaşam kalitesi ve süresi olumsuz yönde etkileniyor, toplumsal sağlığı ciddi risk altına giriyor. Ayrıca sigorta sistemleri üzerindeki yük de her geçen gün artıyor.

 

MEDİSTATE OBEZİTE MERKEZİ’NDE KİŞİYE ÖZEL TEDAVİ YÖNTEMLERİ TERCİH EDİLİYOR

Obezite tedavisinde hastalığa neden olan faktörlerin saptanıp ortadan kaldırılması başarılı bir sonuç elde etmek için şart. Aksi takdirde verilen kilolar hızlıca geri alınıyor ve sorunlar tekrar ediyor. Obezite tedavisinde vücut ağırlığının 6 aylık dönemde yüzde 10 azalması, hastalığın yol açtığı diğer sorunların önlenmesinde önemli katkı sağlıyor. Ancak hastalığa kaynak oluşturan nedenler giderilmediği sürece hastalar verdikleri kiloları tekrar geri alıyor ve sürdürülebilir bir iyileşme sağlanamıyor. Medistate Obezite Merkezi’nde hastanın obez olmasına yol açan sebepler tespit edildikten sonra farklı tıbbi birimler bir arada çalışarak tedavi yöntemini belirliyor. Aynı zamanda multidisipliner yaklaşım olarak adlandırılan bu sistemde; Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, Beslenme ve Diyet, Obezite Cerrahisi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Psikoloji gibi uzmanlık alanları hastayı değerlendiriyor ve tedavi süreci şekilleniyor.

 

OBEZİTE TEDAVİSİNDE ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARININ ROLÜ

Yeme bozuklukları ve hareketsiz yaşam dışında obeziteye neden olan birçok endokrinolojik hastalık bulunuyor. Bu nedenle obez bireylerin endokrinolojik olarak incelenmesi tedavi sürecinin ilk adımını oluşturuyor. Temel olarak obeziyetle mücadele ne kadar erken başlarsa, alınan sonuç da o kadar kalıcı oluyor. Cushing Sendromu, hipotiroidi, insülin direnci, Polikistik Over Sendromu, diğer genetik sendromlar ve salgılanan bazı hormonlar obeziteye neden olabiliyor. Ayrıca bazı metabolik bozukluklar hastaların sağlıklı beslenme programına uymalarını güçleştirebiliyor. Tüm bu nedenlerle endokrinolojik inceleme obezite tedavisinde ilk adımı oluşturuyor. Hasta endokrinolojik olarak değerlendirildikten sonra farmakolojik tedaviler düzenleniyor. Bu sürecin ardından hastanın test sonuçlarına, vücut ölçülerine, hormonal profili ve mevcut hastalıklarına göre beslenme ve diyet uzmanı tarafından diyet programı planlanıyor. Medistate Obezite Merkezi’ne başvuran hastalar için aynı zamanda cerrahi açıdan da risk ve fayda değerlendirmesi yapılıyor ve toplanan kurul en doğru tedavi planına karar veriyor.

 

OBEZİTE MÜCADELESİNİN OLMAZSA OLMAZI; DOĞRU BESLENME VE DİYET

Obezite tedavisinin bir diğer önemli ayağını doğru beslenme ve diyet oluşturuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı tarafından diyet programı belirlenmeden önce hastaların beslenme alışkanlıkları ayrıntılı olarak gözden geçiriliyor; vücut analizi yapılarak, vücuttaki yağ, kas ve su miktarı saptanıp, vücudun çalışma hızı tespit ediliyor. Elde edilen bu verilere yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite ve kan bulguları da eklenerek kişiye özel beslenme programı hazırlanıyor.  

Ayrıca hastalar için obezite cerrahisi planlandığında, ameliyatı öncesi ve sonrasında özel bir diyet programı uygulanarak, daha başarılı sonuç alınmasına katkıda bulunuluyor.

 

HASTANIN KENDİNE VE TEDAVİYE GÜVENMESİ ŞART

Obez hastaların fizyolojik sorunlarının yanında sosyal ve psikolojik olarak da desteklenmesi, tedavi programının başarısında önemli rol oynuyor. Geçmişte yaşanan ve başarısız sonuçlanan diyet ve egzersiz girişimleri; iş, okul, özel yaşamdaki sosyal baskılar ve bunların tümünün yarattığı özgüven eksikliği, obezite tedavisini zorlaştıran unsurlar olarak sıralanıyor. Obezite tedavisinde hastanın önce kendisine ve programa inanması gerekiyor. Dolayısıyla kalıcı kilo kontrolünde sosyal ve psikolojik destek, diğer tedaviler kadar önem taşıyor. Medistate Obezite Merkezi’nde diğer disiplinlerle birlikte psikolojik ve sosyal yönden de hastanın motivasyonu sağlanarak, sürdürülebilir bir kilo kontrolü hedefleniyor.

 

İLAÇ TEDAVİSİ TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL

Obezitenin önlenmesi için kullanılan ilaçlar, asla başlı başına bir tedavi yöntemi değil. Yalnızca tedavinin tamamlayıcısı olarak hastaya veriliyor. Zira obezite ilaçları tedavide yetersiz kalıyor ve etkinlikleri son derece sınırlı.

 

FİZİK TEDAVİ, KİLO KONTROLÜNÜ SÜREKLİ HALE GETİRİYOR

Tedavisi disiplinler arası bir programı gerektiren obezitede diyetin yanı sıra fizik tedavi de önemli yarar sağlıyor. Obezite rehabilitasyonunda hasta, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı tarafından değerlendiriliyor ve ardından tedavisi planlanıyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, hastanın kilo vermesinin yanı sıra kas-iskelet sisteminin korunması, obezitenin yol açabileceği eklem hastalıklarının önlenmesi gibi avantajlar sunuyor. Obezitenin medikal tedavisi metabolizma uzmanları tarafından değerlendirilerek planlandıktan ve diyetisyen eşliğinde tedavi programı çizildikten sonra hastanın kişisel özelliklerine göre obezite rehabilitasyonu planlanıyor. Hasta diyet programı içerisindeyken beraberinde kas iskelet sistemi ile ilgili tedavi programı Faz I ve Faz II olmak üzere iki aşamalı olarak düzenleniyor. Faz I programı, hastanın pasif, tedavi sisteminin aktif olduğu dönemi içeriyor. Faz II dönemi ise hastanın aktif olarak yaptığı egzersizlerden oluşuyor. Egzersiz programları hastanın medikal tedavisine paralel olarak düzenli olarak sürdürülüyor.

 

OBEZİTE CERRAHİSİ NE ZAMAN TERCİH EDİLİYOR?

Beden kitle indeksi 40’ın üzerinde olup düzenli diyet ve egzersize rağmen kilo veremeyen hastalarda bir tedavi yöntemi olarak cerrahiye başvurulabiliyor. Ayrıca beden kitle indeksi 35- 40 arasında olup obeziteye bağlı hipertansiyon, diyabet veya uyku apnesi gibi ek hastalıkları olan hastalarda da obezite cerrahisi uygulanıyor.

Obezite ameliyatları, hastaların kilo verip, daha fit bir görüntüye sahip olmasının yanı sıra hipertansiyon, diyabet, yüksek kan yağları, ürik asit yüksekliği gibi hayatı tehdit eden ve organları bozan kan değerlerinden de kurtulmalarını sağlıyor. Tüp mide ameliyatlarında bazı hastalar yeme dürtülerinden dolayı zaman içerisinde verdiği kiloları geri alabiliyor ancak obezite ameliyatının ardından hastanın eski kilolarına dönmesi zorlaşıyor. Verilen kiloların tekrar alınmaması için hastanın belirlenen fiziki aktiviteleri bir yaşam tarzı haline getirmesi gerekiyor. Şeker hastalığından korunmak için de verilen kiloların geri alınmaması son derece önem taşıyor.  

 

OBEZİTE CERRAHİSİNE ENGEL OLUŞTURAN DURUMLAR

Ciddi psikiyatrik problemi olan hastalar

Ameliyat sonrası tedavi uyumu sağlayamayacak hastalar

Madde ve alkol bağımlılığı olan hastalar

Anestezi almaya engel bir durumu olan hastalar.

 

OBEZİTE CERRAHİSİNİN SAĞLADIĞI AVANTAJLAR

Hipertansiyon problemi olan obez hastalarda ameliyat sonrası tansiyon ölçümlerinde ciddi düzelmeler oluyor. Hastaların yüzde 60 ila 70’i tansiyon ilaçlarını kesiyor.

Tip 2 diyabet hastalarında kan şekeri seviyelerinde ciddi düzelmeler meydana geliyor. Hastaların yarıdan fazlası kullandıkları antidiyabetik ilaçları bırakabiliyor.

Ameliyatın ardından kalp hastalığı riskinde belirgin azalma gözleniyor.

Fazla kilolara bağlı olarak gelişen uyku apnesi problemleri düzeliyor.

Solunum sistemi sıkıntılarında azalma yaşanıyor. Hastaların hayat kalitesi artıyor.

 

OBEZİTE CERRAHİSİNDE HANGİ YÖNTEMLER KULLANILIYOR?

Obezite cerrahisinde Mide Bandı, Tüp Mide ve Gastrik Bypass yöntemleri kullanılıyor. Operasyonlar öncesinde hastanın vücut yağ oranını azaltmak, kas dokusunu korumak ve ameliyatın ardından uygulanacak tedaviye hazırlamak için bir diyet programı oluşturuluyor.

Mide Bandı

Mide bandı ameliyatları laparoskopik yöntemle gerçekleştiriliyor. Midenin giriş kısmından 3-4 santimetre aşağıya yerleştirilen bir bant sayesinde küçük bir mide cebi oluşturuluyor. Bandın ayarlanabilir olması sayesinde hastanın takiplerine göre bandın sıkılığı artırılıp azaltılabiliyor. Bu ayarlama işlemini yapabilmek içinse cilt altına bir port yerleştiriliyor. Bant kayması, bandın erozyonu, yutma problemleri, bant hasarlanması ve port yeri problemleri ameliyat sonrasında karşılaşılabilecek sorunlar arasında sayılabilir.

 Tüp Mide

Tüp mide ameliyatı, obezite cerrahisi ameliyatları arasında en çok tercih edileni. Ameliyat laparoskopik yöntemle başarılı bir şekilde yapılabiliyor. Midenin büyük bir bölümü çıkartılıyor ve geriye yaklaşık midenin total hacminin yüzde 25-30’u kalıyor. Ameliyatta mide fundus denilen üst kısım da çıkarılıyor. Bu nedenle mide fundusundan salgılanan ve iştah hormonu olan grelin düzeyleri düşüyor ve hastalarda ameliyat sonrası iştah kontrolü daha kolay sağlanıyor. Bu ameliyatta mide kapasitesinde azalma olmasına rağmen mide fonksiyonlarında bir bozulma meydana gelmiyor. Ayrıca midede ülser oluşma riski azalıyor.

Gastrik Bypass 

Gastrik Bypass ameliyatında, mide girişinde yaklaşık 25-30 cc’lik mide hacmi oluşturuluyor ve mideden 100-150 santimetre uzaklıkta bir incebağırsak bölgesi bu cep ile birleştiriliyor. Bu ameliyat yemeyi kısıtlarken, emilimi azaltıyor. Teknik olarak daha zor bir ameliyat olan Gastrik Bypass’ın riskleri de nispeten yüksek ve geri dönüşümsüz bir ameliyat. Uzun dönem sonuçları tüp mide ameliyatı ile benzerlik gösteriyor; bu nedenle günümüzde tüp mide ameliyatı biraz daha fazla tercih ediliyor.

 

 

 

 

Yaz aylarında aşırı sıcaklık artışının yaşandığı bu günler sağlıklı kişilerde bile görülebilen bir takım kalp rahatsızlıklarına sebep olabilir. Bilinen kalp yetersizliği, hipertansiyonu, Koroner arter hastalığı ve By-pass ameliyatı geçirmiş kalp hastalarda aşırı sıcaklar şikayetlerin daha da artmasına neden olur. Bu nedenle bu hastaların çok dikkatli olması gerekir.

Aşırı sıcaklarda vücudumuz sıcaklığını normale getirmek için damarlarda genişleme ve terleme mekanizmasını kullanır. Kalp bunu sağlarken vücutta tansiyon düşüklüğü, sodyum başta olmak üzere çeşitli kan elektrolitlerinde azalma görülebilir. Bu durum yüksek tansiyonu olan ve idrar söktürücü ilaç kullanan hastalarda ve kalp yetersizliği olan hastalarda sıvı tüketiminin ve ilaç dozlarının yaz ayları için yeniden düzenlenmesini gerektirir.

Vücuttaki sıvı kaybıyla birlikte dolaşımda görülen diğer bir bozulma kanın pıhtılaşma oranındaki artmadır. Bu durum da aşırı sıcak ve nemli yaz aylarında artan kalp krizi oranlarının görülmesine katkıda bulunmaktadır. Olası bir kalp krizini önlemek için özellikle kalp hastası olan kişiler bol su tüketmeli ve güneşin zararlı etkilerinden korunmalıdırlar.

Bilinen kalp ritim bozukluğu olsun ya da olmasın, kalbin normalden çok daha hızlı çalışması veya normal ritim dışında gördüğümüz bir çok aritmi ile yine aşırı sıcak yaz aylarında acil servislere başvuran artmış hasta sayılarını görüyoruz. Tatil ve seyahat planlarının yapıldığı bu günlerde bütün bu etkilerden korunmak ve kalp hastalarının şikayetlerin artmasını engellemek için tedavilerinin doktorlarıyla birlikte yeniden düzenlenmesi ve bir takım önlemlerin alınması gerekiyor.

  • Bu önlemlerin başında yeterli sıvı almak geliyor. Özellikle günde 2-2.5 litre tüketmeye özen göstermek gerekir. Kalp yetersizliği bulunan hastalar alması gereken sıvı miktarını mutlaka doktorlarına danışmalıdır.
  • Güneş ışınlarının en etkin olduğu(dik olduğu) saatlerde dışarıda olmamak gerekiyor. Kalp damar hastalığı olan hastalar serin yerlerde kalmayı tercih etmelidir.
  • Alkol alıyorsanız yine güneş ışınlarının en etkin olduğu saatlerde güneşin altında kalmamaya dikkat etmeniz gerekir.
  • Açık renkli kıyafetler tercih edilmeli, kıyafetlerin terletmeyen kumaştan olmasına ve bol olmasına dikkat edilmesi gerekir.
  • Bol sebze ve meyve tüketilmeli, aşırı yağlı ve tuzlu gıdalardan kaçınılmalıdır. Yaz meyveleri ile kan sulandırıcı ilaçlar etkileşebileceği için kan sulandırıcı ilaç kullanan hastalar takiplerini daha sık yaptırmalıdır.
  • Içilen maden suyu ve soda miktarına dikkat edilmelidir. Tansiyon değerlerini yükseltebileceği gibi kalp yetersizliği hastalarında ödem ve elektrolit bozukluğu yapabileceği unutulmamalıdır.
  • Denize girilen saatler özellikle sabah ve akşam saatleri olmalı ve aç olarak girilmelidir. Denizde kıyıya paralel olarak yüzülmelidir.

Yapılan çalışmalara göre erkeklerde sperm sayısı dünya genelinde her sene azalmakta olup, 50 sene öncesine göre sperm sayısı yaklaşık olarak %50 azalmıştır. Bu azalma neticesi Dünya Sağlık Teşkilatı 2010 yılında normal kabul edilen sperm değerlerini düşürmek zorunda kalmıştır. Normal sperm değerlerinde kötüleşmede cep telefonları, hormonlu gıdalar, artmış yağlı beslenme ve artmış çevresel toksinlerin(ağır metaller ve haşare zehirleri) önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Dünya üzerindeki ülkeler karşılaştırıldığında, sanayileşme oranı artıkça sperm değerlerinde bozulmanın da arttığı görülmektedir.

 İstatistiksel olarak düzenli ilişkiye rağmen çocuk sahibi olamayan (infertilite) çiftlerin %30-40’ında erkek faktörü olup, her 5 infertil çiftin birinde tek infertilite nedeni olarak erkek faktörü bulunmuştur. Her 20 erkekten birinde değişik oranlarda sperm sayı ve/veya fonksiyon problemi olduğu tahmin edilmekte olup, erkeklerde yüzde bir oranında azospermi(Menide hiç sperm bulunmaması durumu) görülmektedir.

Sperm üretiminde yetersizliğe sebep olan nedenlerin başında koromozomal ve genetik problemler, doğuştan inmemiş testis ve infeksiyöz nedenler bulunmaktadır. Genital bölgede ağrıya da neden olabilen ve halk arasında sıklıkla bilinen bir hastalık olan varikosel de sperm üretiminde düşüklüğe neden olabilmektedir. Varikosel normal erkeklerin %15’inde, infertil erkeklerin %40’ında görülür. Sperm üretimini azaltan diğer nedenler ise hormonal nedenler, ilaçlar, kimyasal madeler, radyasyon zararı, alkol ve sigaradır. Sigara içimi ile vücuda kadmiyum girer ve testislere zarar verir.

Çocuğu olmayan bir çiftin araştırılmasında kadına ait tüm bulgular normal olduğunda erkeğin sperm değerlerine göre tedavinin şekline karar verilmektedir. Tedavide en yaygın kullanılan iki yöntem intrauterin inseminasyon(aşılama) ve tüp bebektir. Hafif erkek faktöründe aşılama ile %10-15 oranında gebelik elde edilebilir. Sperm parametrelerinin belli eşik değerlerin altında olduğu durumlarda ise tek şeçilecek yöntem tüp bebek ve mikroinjeksiyondur.

Erkek infertilitesi için bilinen sebeplere son zamanlarda yeni bir tanesi eklenmiştir.  Oksidatif stres olarak bilinen bu bozukluk spermde DNA hasarı yaratarak infertiliteye neden olabilir.  Sperm kalitesi düşük olan hastalarda oksidatif strese neden olan serbest oksitatif radikallerin fazla olduğu gösterilmiştir. Yaş artıkça spermde DNA hasarı artar ve artmış DNA hasarının erkek infertilitesinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir.

Serbest oksidatif radikaller döllenme için gerekli oldukları halde, fazla üretimi spermde hareket kaybı ve DNA hasarı yoluyla sperm fonksiyonuna zarar vermektedir. Böylelikle erkek üreme sisteminde birçok patolojik süreci başlatabilmektedir.  Sperm  DNA hasarının, infertil erkeklerin %30-80’inde önemli katkısı olduğu gösterilmiştir.  Vitamin C, vitamin E, beta-karoten gibi besin takviyeleri kullanılarak bu zararlı etkinin azaltılabileceği düşünülmektedir.

Mevcut oksidatif stres tespit modelleri tam bir ölçüm sistemi içermez ve klinik uygulamalar açısından kullanışlı değildir. Spermlerdeki DNA hasarını ölçmek için klinik kullanımı uygun cihazlar geliştirilmiştir. MİOXSYS cihazı Oksidasyon-Redüksiyon Potansiyel prensibine dayanır ve elektron alış verişini ölçer. Yaklaşık 4 dakikalık bir sürede sperm DNA hasarını öngörme olanağı bize tedavide uygun yaklaşımı seçme olanağı vermektedir. Özellikle tüp bebek tedavisinde mikroenjeksiyon yönteminde DNA hasarı olmayan spermin kullanılması ile daha yüksek gebelik oranları elde edilebilmektedir.

Erken ve düşük doğum tartılı doğan prematüre bebekler, retina damar gelişimi tamamlanmadan doğarlar. Bebek doğduktan sonra damar gelişimi devam eder, ancak anormal damarlar gelişebilir ve sonrasında bu damarlar retinayı kaldırarak dekolmana ve nihayetinde kalıcı görme kaybına neden olabilen prematüre retinopatisine yol açabilirler.

Risk grubuna hangi bebekler girer?

Prematüre retinopatisi erken doğan bebeklerin en önemli sorunlarından biridir ve kalıcı körlüğe sebep olabilir. Düşük doğum tartısı, erken doğum haftası ve oksijen tedavisinin dozu ve süresi prematüre ratinopatisinin oluşmasına sebep olabilecek en önemli risk faktörlerindendir. Diğer risk faktörleri ise kansızlık,  sık ve hızlı yapılan kan değişimleri, solunum problemleri, sistemik enfeksiyonlar, akciğerlerin gelişmemesi, kalpte delik bulunması, genetik eğilim, sistemik kortizon kullanımı olarak sıralanabilir. Risk grubuna giren, erken doğan ve düşük doğum tartılı bebeklerin,  prematüre retinopatisi açısından takibe alınması gerekir. Gebeliğin 35. haftasından önce doğan, 2000 gr altındaki tüm bebekler risk taşımaktadırlar ve retina damarlanmaları tamamlanana kadar takip edilmelidirler. Prematüre retinopatisi doğumdan sonra en sık 6-8. haftalarda ortaya çıkar. Bu yüzden doğumdan sonraki 4.haftada veya 31-32. doğum haftasında ilk muayene yapılmalıdır. Retina damarlanması tamamlanana kadar retinopatinin evresine göre 1-2 hafta aralarla gözdibi muayenesi  tekrarlanmalıdır.

ROP tedavisi nasıl yapılır?

Hastalığın 5 evresi vardır.  Evre 1 ve 2 kendiliğinden gerileyebilir. Bu bebekler retina damarlanması tamamlanana kadar, genellikle de doğması gereken haftaya kadar takip edilmelidirler. Evre 3’den itibaren lazer veya göz içi anti VEGF enjeksiyonu tedavisi gerekmektedir. Eğer tedavi yapılmazsa hastalık Evre 4-5 e ilerler, retina geri dönüşümsüz hasara uğrar. Bu evrelerde cerrahi tedavi yapılsa bile başarı oranları düşüktür.

 

ROP hastalığı görülen bebekler ileride herhangi bir göz problemi yaşayabilirler mi?

ROP hastalığı gerileyen bebeklerin % 55 inde göz problemleri gelişmektedir. Yeni doğanın ilk 1 ayda yapılan göz muayenesi sadece retinopati değil,  birçok göz hastalığının da erken teşhis ve tedavisine  imkan sağlayacaktır. Ayrıca erken doğan bu bebeklerde kırılma kusurları, miyopi, şaşılık, katarakt, glokom, göz tembelliği gibi göz hastalıklarının görülme olasılığı daha fazla olduğu için 1 ve 2 yaş kontrolleri de yapılmalıdır.

 

Son yıllarda prematüre retinopatisinde artış var

Son yıllarda prematüre retinopatisindeki artışla birlikte bunun en büyük nedeni olarak ise eskiden 1500 gr.ın altında 28 haftadan küçük prematüre bebekler yaşatılamazken, bugün bu değerlerin çok altındaki bebekler bile gelişen teknoloji ile donatılmış yeni doğan yoğun bakım ünitelerinde yaşatılabiliyor. Ayrıca, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüp bebek merkezleri arttıkça çoğul gebelik ve prematüre bebek oranında da bir artış söz konusudur. Bu durumun da riskli gebelikleri beraberinde getirmesine ve sonuç olarak erken doğum sayılarının artmasına sebep olduğu bilinmektedir.

Çocuklarda kulak ağrısı, tıkanıklık ve işitme kaybı gibi belirtilerle ortaya çıkan orta kulak iltihabı özellikle kış mevsiminde çocuklarda çok sık görülen hastalıklardandır.

5 yaşına kadar birkaç defa bu hastalığa yakalanıyorlar

Üst solunum yolu enfeksiyonları, geniz eti, büyük bademcikler, alerji, bağışıklık sisteminin zayıflaması, anatomik bozukluklar ve genetik yatkınlıkların orta kulak iltihabına sebep olan en sık nedenlerdendir.  Bu hastalığın çocuklarda çok sık görülmesi östaki borusunun yatay bir şekilde ve kısa olmasından kaynaklanır. Bu yüzden bakterilerin orta kulağa geçişi kolaylaşır. Çocukların büyük bölümü 5 yaşına kadar bu enfeksiyona birkaç kez yakalanır, 6 ayda 3 defadan fazla orta kulak iltihabı geçirilmesi ise hastalığın kronikleşme eğilimi içinde olduğunu gösterir.

Belirtileri nelerdir?

Çocuklarda orta kulak iltihabının ortaya çıkması halinde en sık görülen belirtinin Kulak ağrısıdır. İşitme kaybı, kulakta dolgunluk tıkanıklık semptomları da belirtiler arasındadır. Ayrıca, bebeklerde huzursuz olma, sık ağlama, beslenme zorluğu gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda en kısa sürede bir hekime başvurulması gerekir. Ateş yükselmesi, ense sertliği ve kusma şikayetleri ise ciddi Orta kulak iltihabı yan etkileri olabileceğini gösterir ve acilen KBB doktoruna başvurulmalıdır.

Orta Kulakta sıvı için ne zaman ameliyat olmalı?

Orta Kulakta sıvı bir orta kulak iltihabı yan etkisidir. Çocuğa kesin tanı konulduktan sonra öncelikle antibiyotik ve ek yardımcı tedaviler ve önlemlerle Orta Kulakta sıvısı tedavisi ile kulaktaki iltihabın yok edilmesinin hedeflenir.  Çocukta işitme kaybı az ise ve kulakta çok fazla veya sık sık sıvı birikmesi yoksa acil bir ameliyat gerekmez. Ancak, kulakta sıvı birikmesi atakları sıklaşırsa veya sürekli hale gelirse İşitme kaybı gittikçe artıyor ve tympanogram testinde bu bulgu varsa ameliyatın biran önce yapılması gerekir. Orta kulak ameliyatı kulak zarının çizilmesi veya kulağa tüp takılması yoluyla yapılabilir. Öncelikle kulak zarına çizik atılarak içinde biriken sıvının boşaltılmasının hedeflenir, ancak sıvı tamamen boşaltılamaz ise kulağa tüp takılarak çocuk rahatlatılır.

Orta kulak iltihabından korunmak için ne yapmalı?

Bebekler anne sütü ile beslenmeli. Anne sütü bağışıklık sistemini daha güçlü tuttuğundan hastalığa yakalanma riskini de azaltıyor.

Bebek ve çocukların hijyen koşullarına dikkat edilmeli

Çocuklar sigara dumanına kesinlikle maruz kalmamalı

Kalabalık ortamlarda üst solunum yolu enfeksiyonları daha hızlı yayıldığından ve dolayısıyla orta kulak iltihabı olma ihtimali arttığından, bebek ve çocuklar olabildiğince bu tür yerlerden uzak tutulmalı

 

Ülkemizde 40 yaş üzeri nüfusun %10 ‘dan fazlasında diyabet bulunduğu için kilosu ne olursa olsun 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet check up yapılmalıdır.

Ayrıca, Vücut kitle indeksi >25 kg/m2 olan kişilerin aşağıdaki risk gruplarından birine dahil olmaları halinde daha genç yaşlardan itibaren diyabet taraması yaptırması gerekir.

1.Birinci ve ikinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler
2.İri bebek doğuran veya daha önce gebelik şekeri tanısı almış kadınlar
3.Tansiyonu yüksek bireyler
4. Kolesterol yüksekliği olan bireyler
5. Daha önce gizli şeker saptanan bireyler
6.Kistik yumurtalık hastalığı olan kadınlar
7. Kalp damar hastalığı bulunan bireyler
8.Fiziksel aktivitesi düşük olan bireyler
9. İnsülin direnciyle ilgili hastalığı buluna bireyler

Diyabet tanısı alan hastalar ise ; Oluşabilecek erken ve geç dönem organ hasarları açısından düzenli olarak takip edilmelidirler. Diyabetli hastaların tedavisinin planlanması için, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, Kardiyoloji ,Göz Hastalıkları ve Nöroloji kliniği başta olmak üzere multidisipliner bir yaklaşımla hastalık ele alınmalı ve düzenli takip gerçekleştirilmelidir.

Tiroid vücutta mekanizmayı etkisi altına alabilen, önemli bir bezdir. Bunun doğru çalışmaması halinde, çoğu organ olumsuz olarak etkilenmektedir. Bunların başında üreme organları gelir. Tiroid bezinin az ya da çok çalışması kadın ve erkeklerin üremeyle ilgili hormonlarını doğrudan etkilediğinden gebe kalamamanın başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.

 

Tiroid hormonları cinsiyet hormonlarını doğrudan etkiliyor

Tiroid hormonları vücutta başta cinsiyet hormonları olmak üzere, tüm hormonlarla etkileşim halindedir. Kadınlarda yumurtalıkların, erkeklerde testisin normal işlevlerini yerine getirebilmesi için, tiroid hormonlarının seviyesinin normal düzeyde olması gerekir. Normalden az olan tiroid seviyeleri kısırlık sorununu beraberinde getirdiği gibi, bebeğin anne karnındaki gelişimini de olumsuz etkileyebilir. Tiroid hormonları erkek kısırlığında % 30 oranında etkili olurken, kadın kısırlığında % 35 oranında etkili oluyor.

 

Hipotirioidi ve hipertiroidi gebeliği nasıl etkiler?

Tiroid bezinin az çalışması (Hipotiroidi), yumurtlamayı sağlayan FSH ve LH hormonlarının seviyesini düşürerek halk arasında süt hormonu olarak bilinen prolaktinin seviyesini yükseltir.Bu durum sağlıklı yumurtlamanın önüne geçmektedir. Ayrıca,  tiroid bezinin az çalıştığı gebelerde, düşük, erken doğum ve bebek ağırlığının normalden az olması sık görülen durumlar arasında yer alır.  Tiroid bezinin çok çalışması (Hipertiroidi) ise yumurtlama ile ilgili sorunlar oluşturarak gebe kalmayı önler.

Gebelik öncesi dönemde tiroid hastası olduğu bilinen anne adaylarının mutlak suretle hormon düzeylerinin kontrol altına alınması gerekmektedir.  Gebe kalmak isteyen anne ve baba adayları eğer tiroid hastası ise mutlaka bir Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları uzmanı tarafından takip edilerek uygun tedavi yöntemi planlanmalıdır. Tiroid hastalarının gebelik sürecinde de ana prensip, Tiroid hormonlarının doğuma kadar olan süreçte normal değerlerde olmasının sağlanmasıdır. Bu sebeple tiroid hastası anne adayları multisidipliner bir yaklaşımla Endokrinoloji ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı, Kadın Doğum Uzmanı ve Riskli Gebelik Uzmanı tarafından takip edilmelidir.

 

444 44 13 Müşteri Temsilcisi
E-Bülten Üyeliği Güncel haberleri takip et
Sizi Dinliyoruz Her türlü görüş ve öneriniz
Başarılı
Başarıyla tamamlandı.
Uyarı
Bir uyarı ile karşılaşıldı.
Hata
Bir hata ile karsilasildi.

Duis aliquet egestas purus in blandit. Curabitur vulputate, ligula lacinia scelerisque tempor, lacus lacus ornare ante, ac egestas est urna sit amet arcu. Class aptent taciti sociosqu ad litora ade torquent per conubia nostra, per inceptos himenaeos.

Sed molestie augue sit amet leo consequat posuere. Vestibul ante ipsum primis in faucibus orci luctus et ultrices posuere ile cubilia Curae; vel ante a orci tempus eleifend ut.